Biz Kimiz
Elif Safak
Dr. Bülent Ali Riza
Shepard Fairey
Eda Alanson
Yüksek Isler
Ercan Akyol
Mario Levi
Siradisi Sanatçilar
Ali Baykal





karakter dediğin şaşırtır

Münevver Hanım, bir İstanbul hanımefendisidir. Fındıkzade'de doğup büyümüştür. Dönemin koşullarına göre iyi bir eğitim almıştır. İlkokul öğretmenidir ve şu anda emeklidir. Buna göre 20'nci yüzyılın başında ve Cumhuriyet'ten önce doğmuştur. Sizce Münevver Hanım hangi müziği sever?

1986 yılında ilk romanı kitabı "Jacques Brel: Bir Yalnız Adam"ı yayınladı Mario Levi. Ardından "Bir Şehre Gidememek", "Madam Floridis Dönmeyebilir", "En Güzel Aşk Hikayemiz" gibi kitaplarıyla edebiyat dünyasında kendine sağlam bir yer edindi. Üzerinde yedi yıl çalıştığı "İstanbul Bir Masaldı" isimli romanı ile Türkiye'nin en çok tanınan yazarları arasına girdi.

Levi, bu süreçte yazarlığın yanında çeşitli işler yaptı... Fransızca öğretmenliği, ithalatçılık, gazetecilik, radyo programcılığı, reklam yazarlığı Levi'nin yaptığı işlerden bazıları.

Şimdilerde ise öğrencilik yıllarından beri hayalini kurduğu mesleği yapıyor, Yeditepe Üniversitesi'nde ders veriyor.

Dersine gelenlere söylediği ilk söz şu oluyor: "Buraya yazar olmanın reçetesini bulmak için geldiyseniz paralarınızı iade edelim. Çünkü bunun reçetesi yoktur. Ancak buradaki derslerde, birlikte çalışmalarımızda kendinizi bulmak için çıktığınız yolculukta yardımcı olacağım."

Ne kadar yardımcı olduğu kendisine Monseiur Levi diye hitap eden öğrencilerinin sözleriyle kendini belli ediyor.

Hayatı boyunca hiç roman okumayanlar, yazmaya hiç yetenekli olmadıklarını düşünenler, dersten "Yazmak çok güzel bir duyguymuş" hissiyle ayrılıyor.


 
Vs.: Roman karakteri yaratmanın belirli bir matematiği var mı?

Bana sorarsanız kuşkusuz bir matematiği var ama bu bir zorunluluk haline de getirilemez. Şunları şunları yaparsanız bir roman karakteri yaratabilirsiniz demek mümkün değildir. Aslında matematik yerine yapı demek daha doğru olacak. Her karakterin kendine göre bir yapısı, her metnin kendine göre de bir iç gerçekliği vardır. Bazı genel durumlara dikkat etmeniz gerekir. Örneğin bir karakter oluşturuyorsunuz. Karakteriniz ne kadar inandırıcı diye düşünebilirsiniz. Bunun arkasından da karakteriniz ne kadar gerçekliğe uyuyor sorusu olabilir. Bu soru kaçınılmaz bir soru ama doğru bir soru değil. Her metnin kendine göre bir iç gerçekliği vardır. Mesela 81 yaşında, huzurevinde yaşamakta olan bir hanımı düşünelim. Varsayalım ki adı da Münevver. Sadece buradan hareket ederek "Sizce bu kadın neleri sever?" diye sorsam, siz de bana "Hangi konuda?" diye sorabilirsiniz. Ben de "Müzik konusunda" derim, hatta birkaç ipucu da veririm: "Münevver Hanım, bir İstanbul hanımefendisidir. İstanbul'da Fındıkzade'de doğup büyümüştür. Döneminin koşullarına göre iyi bir eğitim almıştır. İlkokul öğretmenidir ve şu anda da emeklidir. Buna göre 20'nci yüzyılın başında ve Cumhuriyet'ten önce doğmuştur." Peki, sizce Münevver Hanım hangi müziği sever?

Vs.: Zeki Müren'i sevebilir...

Güzel bir cevap oldu. Selahattin Pınar veya Müzeyyen Senar da diyebilirdiniz. Nereye gitti aklınız; Osmanlı-Türk musikisine, Türk sanat müziğine gitti. Bu verdiğiniz cevap gerçekçi, hayatın gerçekliğinde bir cevaptır. Fakat ben şimdi size "Aslında yanıldınız, Münevver Hanım'ın en çok sevdiği şarkı John Lennon'ın ‘Imagine' adlı şarkısıdır ve Münevver Hanım ne zaman o şarkıyı dinlese gözleri dolar" desem asıl karakter oluşturma işte o zaman başlar. Çünkü sizin verdiğiniz cevap gerçekçi olsa da sürprizi olmayan bir cevaptır. Hepimiz Münevver Hanım'dan Zeki Müren'i sevmesini bekleyebiliriz. Ama metnin iç gerçekliği bize farklı bir yeri gösterebilir. Münevver Hanım gerçekten John Lennon'ın Imagine parçasını sevebilir mi? Neden olmasın! Önemli olan bir karakterin metnin iç gerçekliğinde yerini bulmasıdır. O zaman ne oluyor biliyor musunuz, Münevver Hanım'a bu şarkıyı sevdirebilmek için bu gerekçeleri bir şekilde bulmanız ve hikayeyi ona göre inşa etmeniz gerekiyor. Yani roman karakteri zaman zaman şaşırtır. Ondan sonrası metnin iç gerçekliğinde okuru inandıracak ayrıntıları, renkleri bulmaktır. Tabii bunu reel gerçeğe de oturtmanız lazım. İşte karakter böyle oluşturulur. Ondan sonra şöyle sorunlar çıkar: Karakteri nasıl konuşturacaksınız? Hikayeyi kim anlatacak? Yazar mı, Münevver Hanım mı? Bu, karakteri inşa ettikten sonra size kalmış bir durumdur.


 
Vs.: Yeni yazmaya başlayanların en çok karşılaştığı eleştirilerden biri de seçtikleri kahramanlarının karakter değil de tip olması...

Tip, bir görüşün ya da bir topluluğun temsilcisi olarak çıkar karşımıza. Yani az önce Münevver Hanım'ın Zeki Müren dinlemesi gibi. Doğal olan budur. Bana aynı soruyu sorsanız ben de böyle cevap verirdim. Bu haliyle Münevver Hanım bir tiptir. Ama bu şekilde Münevver Hanım'ı tip olmaktan kurtarmamız zor olabilir. Çünkü karakter dediğimiz şey sürprizi olan, bizi şaşırtan ve tüm yönleri ile bizi inandıran bir kahramandır. Tabii kahraman olması için benim verdiğim örnek kadar uç olması gerekmez ama mutlaka derinliği vermeniz gerekir.

Vs.: Siz karakterlerinizi yazarken tanıdığınız karakterlerden mi seçiyorsunuz? Örneğin "Lunapark Kapandı" kitabınızda kahramanınız bir reklam yazarıydı. Sizin de bir reklamcılık geçmişiniz olduğunu biliyoruz.

Elif Şafak'tan duydum, Amerika'daki yazı yaratımı kurslarında "Başlangıç olarak en iyi bildiklerini anlatın, oradan hareket edin" deniyormuş ki bence çok doğru bir yaklaşım, en azından başlangıç olarak... Ondan sonra zaten başka yerlere gidersiniz. Aslında şuna inanıyorum: Hiçbir karakter sıfırdan var edilemez. Hiçbir kahramanınızı sıfır bir bilgiden, bütünüyle hayal ürünü olarak çıkaramazsınız. Mutlaka bir yerinden sizde oluşmuş birtakım bilgiler vardır. Kimi zaman anlattığınız karakterler gerçekte tanıdığınız insanlara nerdeyse birebir uyar. Sadece küçük değişiklikler yaparsınız ve o şekilde yansıtırsınız. Benim böyle karakterlerim var ve birçoğundan da eğer yaşıyorlarsa izin almışımdır. Mesela son kitabımda "Karanlık Çökerken Neredeydiniz?"de yaşayan birinden neredeyse birebir aldığım böyle bir karakterim var. Ama kimi zamanda bir cümleden, bir görüntüden yani çok az malzemeden yola çıkarak da bir karakter oluşturabilirsiniz.


 
Vs.: Karakter yaratırken o ruh haline nasıl bürünüyorsunuz? Bu kadar gerçekçi karakterleri nasıl meydana getiriyorsunuz, sorular sorarak mı, gözlem yaparak mı, insanlarla konuşarak mı?

Önemli olan oluşturmaya çalıştığınız karakterin sizi bir şekilde etkilemesidir ve bir şekilde o karakteri anlatmaya değer bulmanızdır. Vakti zamanında Attila İlhan, Buket Uzuner'e "Çocuğum, bir fahişeyi anlatmak için fahişelik yapmak zorunda değilsin" demişti. Doğrudur. Ben de bir fahişeyi anlatmak için fahişelik yapmak zorunda değilim ama bir fahişenin bir hayatı beni bir yönüyle etkiliyorsa ondan sonrası kolaydır. Biraz gözlem yaparsınız, biraz hayal gücünüzü kullanırsınız ve bu işin altından kalkarsınız. Yazar aynı zamanda çok iyi bir gözlemcidir de. Başlangıçta gözlemlersiniz, sonra zaman aktıkça o karakterle birlikte siz de yaşamaya başlarsınız. O yüzden de hep şunu söylerim, yazarlıkta şizofrenik bir durum vardır. Şizofreninin tanımlarından biri de şudur; gerçekte olmayan insanları gerçekteymiş gibi görürsünüz ve onlarla yaşarsınız. Eee, ben de bunu yapmıyor değilim.

Vs.: Bir roman ne kadar zamanda yazılır?

Benim için roman yazmanın süresi ortalama üç yıldır. İkinci yılın sonunda hikayenin tamamı ortaya çıkmıştır artık. Sonra tekrarlara dönülür, ayrıntılara girilir. O zaman yaşamaya başlarsınız artık kahramanlarınızla. Örneğin bir çay bahçesinde oturur çay içersiniz ve dersiniz ki "Necmi burada olsaydı bana şunları söylerdi." Hiç kimsenin haberi yok Necmi'den çünkü roman bitmemiş daha. Ama iki yıldır arkadaşınız gibi yaşıyor, hayatınızda bulunuyor. Şizofrenik dediğim durum bu. Tabii aradaki fark şizofreni hastasının bunun farkında olmaması, sizin ise farkında olmanız. Ama hoppa genç kız karakteri yazabilmem için çevreme bakmam yeterli olur. Ama tek başına bir hoppa genç kız beni etkilemez. Belki bir yanı etkileyebilir, anlatılmaya değer bir yanı bulunabilir. O zaman yavaş yavaş ilerlerim. Çevreme daha iyi bakarım. O zaman o kızların nasıl konuştuklarına, ne giydiklerini, nerelere "takıldıklarına" dikkat ederim. Bazı sorular sorarım. Benden daha bilgili olduklarına inandığım insanlara bilgilerimi genişletmek için sorular sorarım. Örneğin bir antika vazoyu anlatmak istiyorsam, bulurum bir antikacı, giderim onunla konuşurum.


 
Vs.: İdeal bir romanın ortalama üç yılda yazılacağını belirttiniz ama "İstanbul Bir Masaldı" isimli kitabınızı çok daha uzun bir sürede bitirdiniz değil mi?

Evet, "İstanbul Bir Masaldı" bu konuda bir daha yaşanamayacak bir deneyimdir. Yaklaşık yedi yılda yazılmıştır. Bu çok uzun bir süredir. Bir daha bunu göze alıp almayacağımdan emin değilim doğrusu.

Vs.: Türkiye'de gazete, dergi ve kitap okuma oranı çok az. Bu durum bir yazar olarak sizi hiç korkutmuyor mu? Kitaplarınızı yazarken ya da vitrinlere çıktıktan sonra hiç umutsuzluğa kapıldınız mı?

Zaman zaman karamsar olsam da hiç umutsuzluğa kapılmadım. Ben hiçbir zaman kitaplarımın gelirleri ile geçinen bir yazar olmadım. Bundan sonra olacağımı da sanmıyorum. Haliyle kitaplarımın çok satması benim birincil hedefim değil. Söyledikleriniz çok doğru, Türkiye okuma oranının ürkütücü boyutta düşük olduğu bir ülke. Ancak az sayıdaki okur arasında az sayıda da çok nitelikli bir okur kitlesi var ve onlara ulaşabilmek beni çok mutlu ediyor. Bu benim hayatımı anlamlı kılan bir durum. Örneğin 2003'te Bursa'da bir konuşmaya gittim. Konuşmadan önce yerel bir gazeteden geldiğini söyleyen bir muhabir yanıma gelerek benimle röportaj yaptı. Röportaj sırasında çantasından "Bir Şehre Gidememek" kitabımın ilk baskısını çıkardı. Kitap yıpranmış birçok cümlenin altı farklı kalemlerle çizilmişti. Bana "Biliyor musunuz, yıllarca bu kitap başucumda kaldı. Kaç kez okuduğumu ben bile hatırlamıyorum" dedi. Bu güne kadar iki edebiyat ödülü aldım ama o akşam yaşadığım bu deneyim, duyduğum bu sözler en az bir edebiyat ödülü almak kadar değerliydi benim için. Çünkü ben, bir insanın hayatının en mahrem yerine kadar girmiştim, yatak odasına girmiştim ve o insan benimle yaşamıştı.


 
Vs.: Gazetecilik yaptınız, radyo programcılığına devam ediyorsunuz, reklam yazarlığı yapmışsınız, Fransızca öğretmenliği yapmışsınız. Bunlar yazarlığınıza bir şey kattı mı?

Hem de çok, hepsi.

Vs.: İthalatçılık da yapmışsınız.

O da kazandırdı.

Vs.: Ne gibi?

İthalatçılık ve imalatçılık gibi işler de yaptım ve yaptığım tüm meslekler yazarlık kariyerime çok şey kazandırdı. Çünkü bu işler sayesinde birtakım çevrelerin içine giriyorsunuz, birtakım insanlarla tanışıyorsunuz. Mesela size bir işadamını çok iyi anlatabilirim. Çünkü hem kendim yaptım, hem de çevremde çok vardı. Zaaflarını, hırslarını, neleri sevebileceğini, nasıl vergi kaçırabileceğini çok iyi biliyorum. Ya da mesela bir imalatçının kaygılarını... Önemli kaygılar, ince kaygılar, büyük kaygılar. Beş günde bir ödemesi vardır. Bütün bunları siz yaşamadan bilemezsiniz ki. Bunlar önemli ayrıntılardır... Şunu ödeyeceğim, bunu ödeyeceğim. Bunları yaşıyorsunuz, yaşayınca öğreniyorsunuz, öğrenince de daha iyi yazıyorsunuz.

"Attila İlhan, Buket Uzuner'e "Bir fahişeyi anlatmak için fahişelik yapmak zorunda değilsin" demişti. Doğrudur. Ben de bir fahişeyi anlatmak için fahişelik yapmak zorunda değilim. Fahişenin hayatı beni etkiliyorsa sonrası kolaydır. Biraz gözlem ve hayal gücüyle bu işin altından kalkarsınız."


 
Mario Levi'den pırasa köftesi tarifi

Vs.: Yemek yapmayı sevdiğinizi, kendinize ait tarifleriniz olduğunu duyduk. Bu merak nereden geliyor?

Dedem yemek yapmayı severdi, ona hayran hayran bakardım. Babaannem de severdi. Ben de çocukluğumda yemek yapmaya merak saldım. Devamlı babaannemi izledim. Babaannem öldükten sonra bir kitap buldum. Onları babaannemden gördüklerimle harmanladım, sonra kendim de bir şeyler kattım.

Vs.: Hangi yemekleri yapmayı seviyorsunuz peki?

Fransız yemeklerini, geleneksel Osmanlı yemeklerini çok seviyorum. İç pilavını iyi yaparım mesela. Sadece mantı için hamur açmayı ve onları bir bir doldurmayı vakit kaybı olarak gördüğüm için yapmıyorum. Zeytinyağlı dolma da aynı şey. Emeğe yazık. Yapması bir buçuk saat, yemesi beş dakika.

Vs.: Bizimle bir tarif paylaşır mısınız?

Mesela pırasa köftesi! Bunun için malzemeler; iki kilo pırasa, yarım kilo az yağlı kıyma, karabiber, tuz, yumurta bir de un. Pırasayı ayıkladıktan sonra küçük parçalara kesip iyice haşlayın. Kevgire koyup suyunu iyice salmasını ve soğumasını bekleyin. Sonra da rondoda veya ince bir bıçak yardımıyla iyice kıyın. Ardından yarım kilo kıyma, 1 veya 2 yumurta ve istediğiniz kadar karabiber ve tuz katarak yoğurun. Sonra onlara irice köfteler halinde şekil verip önce una, ardından da çırpılmış yumurtaya bulayın ve kızgın yağda kızartın.


 
Futbolu küçümseyenleri küçümsüyorum

Vs.: Fenerbahçe taraftarısınız ve maç izlerken uğurlarınız varmış. Mesela her maçtan önce çocukluğunuzda dedenizden öğrendiğiniz bir duayı okurmuşsunuz Fenerbahçe kazansın diye...

Çocukken babama "Hangi takımı tutuyorsun" diye sordum, o da "Fenerbahçe" dedi ve ben de Fenerbahçeli oldum. Ondan sonra da koşullar besledi. Okul anıları, gidilen maçlar, ilişkiler, hayat, yavaş yavaş bir Fenerbahçe tutkunu yarattı.

Uğurlara gelince; bazı formaları giymemek, maçlardan önce dua etmek, evde maç izlerken belli bir yere oturmak gibi birçok "totem"im vardır. Ama o stadyumda müthiş bir coşku, müthiş bir heyecan görüyorum. Futbolun kendisinde görüyorum bu heyecanı. Ve bazı aydınların futbolu küçümsemelerini anlayamıyorum. Asıl futbolu küçümseyenleri ben küçümsüyorum.Çünkü bambaşka bir enerji buluyorum orada, haliyle de özellikle bir statta yaşanan atmosferin pek az yerde yaşanabileceğine inanıyorum.



Vestel