Yönetici: Ömer Yüngül
Yazar: Yaprak Özer
Mehmet Çaglar
Ediz Hun





çevreci sanatçı, sanatçı siyasetçi

Sanatçı kimliğiyle tanıdığımız Ediz Hun, aslında çevre uzmanı. Çevreyle ilgili pek çok çalışma yapan Hun, çevre konularını siyasetin gündemine taşımak için yoğun uğraş verdi. Dünya çapında bitki koleksiyoneri olan Hun’ un, Büyükada’ daki evinde bulunan kaktüs koleksiyonu Avrupa’ da ilk 10 içinde.


 

Ediz Hun, 1963 yılında 22 yaşındayken Ses Mecmuası’ nın yarışmasına katıldı. Yarışmayı kazanınca sinemanın kapıları ardına kadar açıldı.

Hun, Yeşilçam’ ın “romantik jön”ü olarak gönüllerde taht kurdu. Toplam 140 filmle izleyici karşısına çıktı. Yeşilçam’ ın 1975’ ten sonra krize girmesiyle, başka bir hayaline yelken açan Hun, eşi ve bir yaşındaki kızıyla Norveç’ e biyoloji ve çevre eğitimi almaya gitti.


 

Radikal de olsa hayatı boyunca karar almaktan hiç korkmadığını söyleyen Hun, “Ben otokontrolü çok yüksek biriyim. Kararlarımdan pişmanlık duymadım. Bulunduğum şartlarda mutlu olmayı başarabildim” diyor.

Aktif, renkli ve dinamik bir hayat geçiren Hun, 1999’ da siyasete atılarak milletvekili seçildi. Çevre konusunu gündeminden hiç düşürmedi.

Halen insanların bilinçlenmesi için birçok çalışma yürütüyor. Bahçeşehir ve Okan Üniversitesi’ nde çevre ve ekoloji dersleri veriyor, çevreyle ilgili araştırmalarına aralıksız devam ediyor, konferanslar veriyor. Evinde ziyaret ettiğimiz Hun ile sanattan siyasete, çevreden beslenmeye kadar keyifli bir söyleşi yaptık.


 
Vs.: Çoğu kişi sizi sanatçı kimliğinizle tanıyor. Aslında biyoloji ve çevre bilimleri uzmanısınız. Doğaya merakınız nasıl başladı?

Bence insanoğlu tamamen doğuştan gelen bazı özellikler taşıyor. Allah vergisi diyoruz ya; kimisi çok güzel resim yapar, kimisi müziğe yatkındır, kimisi doğaya meraklıdır, kimisi çok güzel yemek yapabilir. Bende de doğa sevgisi doğuştan geliyor, yani doğuştan çevreciyim. Dört, beş yaşındayken su birikintilerinde balık ararmışım. Boğaz’ a gittiğim zaman oradan böcekleri toplarmışım. 18 yaşındayken babam evimizin bir odasında akvaryum kurmama izin vermişti. O zamanlar, Türkler yalnız kırmızı balığı tanıyordu. Tanıdığımız bir kaptana Budapeşte’ den tropikal balıklar getirtir beslerdim. Hayatım boyunca doğaya çok meraklı oldum.

Vs.: 35 yaşında Norveç’ e gidip Biyoloji ile Çevre Bilimleri ve Kimyası fakültelerinde okudunuz. Sizi bu karar iten ne oldu?

Ben profesyonel aktörüm. Sinemanın kötü diye özetleyebileceğim bir dönemiydi. Açık saçık filmler çekilmeye başlandı. Sinema çok zor bir dönemden geçiyordu. Bu nedenle başka bir hayalimi gerçekleştirmek istedim. Eşim ve bir yaşındaki kızımla Norveç’ e gittik.

Vs.: Neden Norveç?

1974’ te Almanya’ ya gitmiştim. Hamburg Üniversitesi beni kabul etti ama oturacak yer bulamadım. Bir de ortamı hiç beğenmedim. Finlandiya, İsveç ya da Norveç’ e gitmek daha cazip geldi. Şansımı buralarda aramaya karar verdim. Aslında buradaki üniversitelerden de kabul geldi, Norveç’ in şartları daha cazipti. Oslo ve Trondheim Üniversiteleri’ nde biyoloji ve çevre bilimleri fakültesinden mezun oldum.


 
Vs.: Sıfırdan başlamanız, herhalde eskiden gelen bir şey.

Hiç korkmam. Çok zeki bir adam değilim, kurnaz hiç değilim. Ben ne söylüyorsam, nasıl davranıyorsam öyleyim. Al Pacino, “Aktörler özel hayatlarında aktörlük yaparlar. Asıl aktör sahnede ya da sinemada gerçekleri oynamak zorundadır” der. Bende ne özel hayatta ne de hiçbir yerde aktörlük yok, olduğum gibi, her anlamda içi dışı bir olmaya çabalıyorum. Norveç’ te kalırken eşim Berna bana çok yardımcı oldu. Kızım okula orada başladı. Birlikte Norveççe kurslarına gittik, sonra üniversiteye girdik. Burada kan gövdeyi götürürken, biz orada çok güzel, sakin ve huzurlu günler geçirdik.

Vs.: O zamanlar sinemayı özlemiyor muydunuz? Burada herkes sizi tanıyor, oraya gidiyorsunuz hiç kimse sizi tanımıyor.

Ben otokontrolü çok yüksek biriyim. Aldığım kararlardan hiç pişmanlık duymadım. Bulunduğum şartlar içinde mutlu olmayı başarabildim. Sabah 05.00’ te kalkardım, 05.15 otobüsüne yetişir, 06.00’ da üniversiteye giderdim. Kahvemi içer, sandviçimi yerdim. 07.00’ de ders başlardı. Norveç’ te güzel günler geçirdim. O dönemde Türkiye’ de sağ ve sol görüşlü öğrenciler, güzelim insanlar birbirlerine kıydılar, boşuna hayatlarını kaybettiler. Hepsine rahmet diliyorum. Dönemin özelliği nedeniyle sinemayı hiç özlemedim.

Vs.: Alkış özlemez miydiniz?

Hiç özlemedim, kendimi çok iyi kontrol ederim. Beş yıl araba kullanmadım, bisiklete bindim, kayak yaptım. Dedim “Ediz bu işin dönüşü yok, gidiyorsun bu tahsili yapmak zorundasın. Anlamasan da çalışacaksın, er geç anlayacaksın. Anlamak zorundasın.” Batmış bir denizaltıyı 100 metreden tekrar su yüzüne çıkarmak gibi bir şey bu.

Vs.: Neden batmış denizaltı?

1975’ ten sonra sinemadan bize hiç teklif gelmedi. Türkiye’ de işleri dejenere etmekte çok iyiyiz. Bence bugün diziler de işportaya düştü, kimse alınmasın. Üç günde kamerayı koyuyor, çekip bitiriyorlar. Ben 1966’ da Yaprak Dökümü’ nü Memduh Ün’ le beraber çalıştım. Cüneyt Gökçer babamızdı, Fatma Girik kız kardeşimi oynuyordu. Bir aile feryadı şeklindeydi, 90 dakikada bitti. İki yıldır Yaprak Dökümü var. Bu nasıl yaprak dökümü? Nasıl iki yıl devam eder anlamıyorum. Dolayısıyla da ben seyretmiyorum, kimse kusuruma bakmasın. İnsanlar zihnini boşaltmak için izliyorlar.


 
Vs.: Bugün hayattaki rolünüzü nasıl tarif edersiniz?

Bu yaşıma kadar çok tecrübe kazandığımı düşünüyorum, ama bütün bu tecrübelerime karşın zaman zaman aldatılıyorum. Demek ki ben çok saf bir adamım. Bazı konularda insanlara akıl verebiliyorum ama kendime tavsiyelerde bulunmaktan acizim. Dolayısıyla da zaman zaman hüsrana uğruyorum. Bundan sonra ne kadar yaşarım, belli değil. Türkiye’ nin eleştirdiğim birçok tarafı var. Ancak bu memleketin çocuğuyum, bu memlekette doğup büyüdüm ve bu memleketin insanı beni bağrına bastı. O zaman benim de onlara karşı görevlerim var. Bunlar da sanatsal yönden onlara hizmet, bilim alanında onlarla görüşüp bilgi alışverişinde bulunmak. Bilgi alışverişi çeşitli konuları kapsayabilir. Üniversite olabilir, siyaset olabilir, sanat olabilir. Her konuda iletişim kurmak ve insanımıza belirli mesajlar iletebilme çabasını sarf etmek istiyorum.

Vs.: Aktif siyaseti sevdiniz mi?

Aktif siyasette insan faktörü önemli. Çok kaliteli insanlar var. Bunu parti gözetmeden söylüyorum. Ayrımcılık en tehlikeli şeydir, bir toplumu böler. Herkes özgür, kanunlar çerçevesinde istediği gibi yaşayabilir. Bence siyaset sanatla eşdeğerdir. Sanat da topluma hizmettir, siyaset de toplumun mutluluğu için çalışır. Eğer siyasette iyi bir ortamdaysanız, size inanan iyi bir ekibiniz varsa o zaman severek çalışabilirsiniz. Onun için siyasette sevmek ve sevmemek duruma ve gruba bağlı.


 
Vs.: Sizce Türkiye’ den bir çevre partisi ya da benzer bir parti çıkabilir mi?

Çıkabilir. Bu tip çalışmalar var. Beni de birçok kez davet ettiler ama onlara katılamadım. Bu tip partilerin meyve vermesi için zamana ihtiyacımız var. Bence henüz o zaman gelmiş değil. Çünkü bir partinin parti olabilmesi için tüm ülke genelinde tanınmış olmanız gerekiyor. Bu da birkaç yılda oluşabilecek bir durum değil.

Vs.: Yeşil ya da çevresel fikirlerinin siyasi partilerde filizlenebilmesi neye bağlı?

Benim gibi çevre konusunda çalışan onlarca yüzlerce bilim adamının yaklaşımlarının yazılı ve görsel basın tarafından açıklanması gerek. Ben 30 yıldır çevreciyim. Birçok çevreciye taş çıkaracak kadar bilgiye sahibim. Bana hiçbir televizyondan bir çevre programı yapalım diye teklif gelmedi, Türkiye gazetesi hariç hiçbir gazeteden yazı yaz diye teklif gelmedi. Bu konuda basının ilgisi şart.

Vs.: İnsanların çevre bilinci ne durumda?

Çok duyarlı insanlar var. Doğal değerlerin gelecek nesillere ulaştırılabilmesi için çaba sarf ediyorlar. Çevreye duyarsız, hayvanları sevmeyen insan da çok. İnsanların yüzde 65’ inin hayvan sevmediğine inanıyorum. Oysa onların da insanlar kadar hakları var.

Vs.: Atık yönetimi de çok önemli bir konu. İstanbul’ un atık yönetimi ile ilgili çok başarılı olduğu söyleniyor…

Su yönetimi kadar atık yönetimi de çok önemli. Çünkü her insandan günde yedi litre kadar katı ve likit atık çıkıyor. İstanbul’ da günde 15 tona yakın katı atık çıkıyor. İstanbul’ da çöpün dışında bir de bulaşık ve çamaşır makinelerinden, tuvaletlerden çıkan atıklar var. İstediğiniz kadar arıtma tesisi kurun, yeterli olabilir mi? Birçok konuşmamda dile getirdim; Boğaz olmasa İstanbul kokar. Herkesin her gün Boğaz olduğu için şükretmesi gerekiyor. Boğaz’ da ciddi bir sirkülasyon oluyor. Yaz aylarında Suadiye, Bostancı’ da dolaşın, bakın kokuyor mu, kokmuyor mu?


 
Vs.: Siz İstanbul’ da denize giriyor musunuz?

Yalnızca adada giriyorum. Adada da akıntının bol olduğu sabah saatlerinde giriyorum. Öyle bir akıntı oluyor ki; yüzmekte zorlanıyorum ama su temiz oluyor.

Vs.: Beslenmenizde nelere dikkat ediyorsunuz?

Sağlıklı beslenmeye özen gösteriyoruz. ABD’ de son yıllarda kanserden korunmak için dört önemli gıdanın haftada iki kez tüketilmesi gerektiği söyleniyor: Karalahana, nohut, bezelye & mercimek grubu ve bulgur. Bunları sık sık tüketiyoruz. Yaklaşık 30 yıldır sabahları kalktığımda balık yağı içiyorum. Ardından nar ya da greyfurt suyu içiyorum. Eşimle birlikte kahvaltıya çok önem veriyoruz. Soframızdan domatesi eksik etmeyiz. Domatesteki likopen dolayısıyla günde iki tane yemeye özen gösteriyoruz. Doktorlar beyaz eti tavsiye ediyor ama ben çok rağbet etmiyorum. Çünkü tavuklar küçük kafeslerde yetiştiriliyor. Ucuz ve besin değeri pek olmayan yemlerle besleniyorlar. Hareketsiz oldukları için de şişiyorlar. Böyle bir tavuğun etinde ne derece mineral, vitamin, protein ve aminoasit olabilir? Bu nedenle pek tavuk eti yemiyorum. Bence makarnanın daha çok besin değeri var.

Vs.: Balık yiyor musunuz?

Tabii ki bol miktarda balık yiyoruz. Ancak balığı İstanbul’ da değil, Ege’ de yemeniz gerekiyor. Deniz biyoloğu olduğum için bu konuyu oldukça iyi biliyorum. İstanbul’ da Boğaz ve Marmara Denizi’ nin altı çok kötü durumda. Örneğin insanlar Galata Köprüsü’ nde balık tutuyor. Bence çok tehlikeli bir durum. O balık kesinlikle yenmez. Yemesi elbette güzel, ama orada tutulan balıklar birçok zararlı maddeyi yiyor. Biz de böylece tüketmiş oluyoruz. “İstanbul’ un balığı yenmez” gibi bir şey söylemek istemiyorum ama İstanbul balığını tüketirken dikkatli olmak gerek. İki tür balık var. Dipte, sabit yaşayan orfoz, iskorpit, barbunya, tekir gibi balıklar var. Bir de kolyoz, uskumru, palamut, lüfer gibi göçmen balıklar var. Bunlar çok dirençli balıktır. Mümkünse İstanbul’ da dip balığı yememenizi tavsiye ederim. Spor yapıyorsanız, sağlığınız yerindeyse yağsız sığır eti ve kıyması da tavsiye ederim.


 
Vs.: Sizce Türkiye’ nin ilk üç sorunu nedir?

Bence etnik çatışmanın tamamen bitirilmesi çok önemli, bu da ancak barışla olabilir. Benim için insanların Türk, Kürt, Çerkez, Arnavut, Laz, Arap, Süryani, Ermeni ya da Rum olması hiç önemli değil. Önemli olan insan olması ve kişilerin bu ülkede mutlu bir şekilde yaşayıp katma değer sağlaması. Doğru iletişimle bu ayrımları ortadan kaldırabileceğimize inanıyorum. İkinci olarak; politikadaki dostlarımızın vatanını sevmesi, çağdaşlığa ve Atatürk ilkelerine inanıp ülkemizi ileriye taşımaları gerek. Üçüncü sorun ise, doğa sorunları. Doğa yoksa yaşam da yok. Çünkü doğayı, bitki topluluklarını tahrip edersek oksijen ve besin üretimini sağlayamayız. Dünya nüfus sürekli artıyor. 2050’ de dünya nüfusu 11 milyara ulaşacak. İstanbul’ un nüfusu bugün 16,5. Yarın 20 milyona ulaşabilir.

Su savaşları
Vs.: Türkiye’ de bugün ve yarının en önemli çevre sorunları neler? Elinizde bir sihirli değnek olsa hangi sorundan başlardınız?

Bence en önemlisi su yönetimi. Yeraltı suları devamlı kirleniyor. Her türlü kirlilik yağmurlarla, rutubetle, nemle yeryüzüne iniyor. Yavaş yavaş sünger gibi toprak tarafından çekiliyor ve su rezervlerine ulaşıyor. Aydınlıktaki, güneş altındaki bir su rezervi, bir göl, durgun bir su güneş enerjisiyle yenilenebilir. Ancak toprağın altında, belli sıcaklıktaki kimyasal bileşimlerle yoğrulan bir rezerv tamamen karanlıkta olduğu için kirlendiği zaman kendini tekrar yenilemesine imkan yok. Bence 2015 ve 2020’ de su, petrolden daha önemli sorun olacak. Savaşa kadar ulaşabilecek çatışmalar sudan kaynaklanacak.

Vs.: Türkiye’ nin bir su politikası var mı?

Var gibi gözükse de tam manasıyla yok... Yeraltı sularımızı temizleyemiyoruz. Temiz tutulmuyor, kaynaklar yeterince laboratuar çalışmasından geçirilmeden sunuluyor. Bu nedenle yarınları çok riskli görüyorum.

Vs.: GAP’ la gelecek için bir politika üretilebilir mi?

GAP’ ın eksileri de artıları da var. Şu ana kadar GAP’ ın belirli bir getirisi gözükmüyor. Orman, su ve toprak ilişkisi çok önemli. Bu üçünün dengeli bir şekilde işlemesi gerekiyor. Yağmurun yağabilmesi için bölgenin nem oranı yüksek bulutlara sahip olması şart. Orman olacak ki yağmur yağsın. Her şeyden önce GAP ve diğer projelerin yanında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ nun ağaçlandırılması gerekiyor.

Vs.: Oradaki barajlarla birlikte GAP bölgesi fayda sağlamadı mı?
Mutlaka fayda sağlamıştır ama bekleneni vermedi. Bereketli topraklar mahsulün daha zengin olmasını, daha fazla tonajda ürün elde edilmesini beklerken bu yaz aşırı bir kuraklık yaşandı. Bu son derece üzücü. Oraların yeniden ıslah edilmesi çok büyük bir proje olacak.