Ahmet Zorlu
Bahadir Kaleagasi
Osman Ulagay
Yaprak Özer





Türkiye tasarruf oranı düşük olan ülkelerden biri. Ve bu oran düşmeye devam ediyor. Böylece cari açık giderek büyüyor. Bu açığın dış borçla finanse edilmesi ise ekonomik krizlere davetiye çıkarıyor. Yapılması gereken belli: Tasarrufları yatırıma dönüştürerek hızlı büyüme oranları yakalayabilmek.

Türk ekonomisinin en ciddi sorunlarından biri cari açık... Bu durum tasarrufların yatırımları karşılamadığı anlamına geliyor. Aradaki fark dış borçlarla kapatılıyor ve bu defa da dış borçlar kontrol edilemez şekilde artıyor. Dış borç büyürken cari açık yükseliyor ve ekonominin kırılganlığı artıyor. İşsizlik yayılıyor, enflasyon yükselişe geçiyor, bütçe bir türlü denge sağlayamıyor...

Peki, bu açık nasıl kapanacak. Yatırımdan vazgeçmek söz konusu olamaz. Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkenin daha da büyümesi gerekiyor. Bu da yatırımların artmasını zorunlu kılıyor.

Akla ilk gelen çözüm tasarruf oranının artırılması. Öyle ya, madem ki cari açık tasarruf ile yatırımlar arasındaki farktan kaynaklanıyor, bu fark kapatılırsa cari açık da ortadan kalkmalı! Japonya ve Güney Kore bu yöntemi başarıyla uygulamış... Bu iki ülke artan ulusal tasarrufu yatırıma yönlendirerek büyümüş. Günümüzde de Çin çok yüksek oranlarda tasarruf yaparak süper güç olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

Ancak tabii pratikte işler bu kadar basit olmuyor. Tasarruf arttığında bu defa yatırımlar duruyor, ekonomi resesyona giriyor ve ufukta kriz bulutları beliriyor. Üstelik ekonomi biraz düzelir gibi olduğunda tasarruf oranı hızla inişe geçiyor. Türk lirasının değerlenmesi, faizlerin düşmesiyle birlikte büyük bir tüketim çılgınlığı baş gösteriyor. Türkiye’nin son birkaç yılı bu durumun somut örneği. Türkiye tasarruf oranı düşük olan ülkelerden biri. Ve bu oran düşmeye devam ediyor. Türkiye’de 1998 yılında yüzde 23 dolayında olan toplam tasarruflar/GSYH oranı son yıllarda yüzde 17 dolayına inmiş bulunuyor.

Benzer bir durum da ABD’de görülüyor. Uzun zamandır vatandaşların şirketlerin ve kamunun tasarruf etmediği ABD’de son beş yıldır net ulusal tasarruf ulusal gelirin sadece yüzde 1,4’ü kadar. ABD’de özel tüketim reel GSYİH’in yüzde 72’sine ulaşmış durumda. Hanehalkı borç durumu ise harcanabilir kişisel gelirin yüzde 133’üyle rekor düzeye ulaştı. Yani ABD de bizim gibi sürekli cari açık veriyor, dünya genelindeki tasarruf fazlasının yüzde 75’ini kullanarak kendini finanse ediyor.



 

Yani bir anlamda kendimize ABD’yi örnek almışız. ABD tasarruf etmeden yaşayabiliyorsa, biz de yaşayabiliriz denebilir. Ancak Amerikan ekonomisinde de tehlike çanları çalıyor. Yaşanan yoğun resesyon mortgage krizi geniş çaplı krizleri de beraberinde getiriyor.

Türkiye’de tasarruf oranının düşüklüğünün nedenleri araştırıldığında karşımıza ilginç bir tablo çıkıyor. 2002’den itibaren Türkiye dev boyutlardaki kamu açığını kapatmaya başlamış ve kamu tasarrufunda bir artış görülmüş. Buna karşılık özel tasarruflar azalmış. Yani istikrar programının başarısı özel tasarrufu düşürmüş görünüyor.

Anlaşılacağı üzere, “falanca ülkede tasarruf oranı yüksek, biz de onlar gibi yapıp tasarruf oranımızı yükseltelim” demenin de fazla anlamı yok. Çünkü bir ülkedeki tasarruf oranı çok sayıda ekonomik ve toplumsal faktöre bağlı olarak ortaya çıkan, o toplumun tarihinin, kültürünün, demografik yapısının ve ekonomik gelişme sürecinin belirlediği bir oran.

Peki ne yapmalı? Özetle, büyümeden taviz vermeden tasarruf oranını artırmak mümkün mü? Bu soruyu Milliyet Gazetesi yazarı Osman Ulagay’a sorduk:

Vs.: Türkiye’nin ciddi bir cari açığı var. Dış borçlar da giderek artıyor. Bu sorunun nedenleri ve sonuçları hakkında neler söylenebilir?

Evet, Türkiye’nin ciddi bir cari açık sorunu var ve dış borcu da giderek artıyor. İsterseniz öncelikle, ekonomi köşelerinin en popüler konusu haline gelmiş olan cari açık sorununu ele alalım. Bu sorun son yıllarda çok popüler oldu ama aslında yeni ortaya çıkmış bir sorun değil, Türkiye ekonomisinin yapısal özelliğinden kaynaklanan, kronikleşmiş bir sorun. Çok geriye gitmeyelim, Türkiye’nin dış rekabete açık bir piyasa ekonomisine geçiş tarihi olan 1980’den bu yana dış ödemeler dengesi verilerine bakalım. 1980’den 2008’e kadar, 33 yılın 28’inde cari işlemler açığı vermiş Türkiye. Türkiye’nin cari fazla verdiği yıllara bakıyoruz, 1988, 1991, 1994, 1998 ve 2001 yıllarında cari işlemler fazlası vermiş Türkiye. Cari fazla verdiği yıllar ya ciddi kriz yılları ya da ekonominin ciddi biçimde yavaşladığı yıllar. Yani Türkiye ekonomisi ancak cari açık vererek büyüyebiliyor ya da büyüme hızını yükseltebiliyor. Bu tabloya bakan biri, “şu aradaki kriz yılları olmasa ve hep cari açıkla yaşasak daha iyi olmaz mı?” sorusunu da sorabilir belki.. karşılaşırız...

Vs.: Siz nasıl cevaplardınız bu soruyu?

Bu soru aslında şu soruyla bağlantılı: Cari açıkla yaşayarak büyüme güzel de bu güzel hikaye neden krizlerle kesintiye uğruyor? Kriz çıkınca da hikayenin güzel tarafı unutuluyor, acılı sonucu akılda kalıyor? Bu neden böyle oluyor? Asıl soru bu. Şimdi siz dış ödemeler dengenizde cari açık veriyorsanız bu açığı bir şekilde finanse etmeniz lazım, ülkeye dışarıdan sermaye çekerek bunu finanse etmeniz lazım. Bunu farklı şekillerde yapabilirsiniz. Dış borç alarak yapabilirsiniz, dışarıdan portföy yatırımı çekerek ya da doğrudan yatırım sermayesi çekerek yapabilirsiniz. Eğer açığınızı dışarıdan borçlanarak finanse ediyorsanız dış borcunuz sürekli olarak artar, yatırım sermayesi çekerek finanse ediyorsanız artmaz. Önemli olan bu açığı piyasa kuralları içinde finanse edebilmek. Bunu yapabilmek için de size bu finansmanı sağlayacak olan yabancı yatırımcıya, uluslararası finans çevrelerine yeterli güveni verebilmeniz lazım. Siz şu ya da bu nedenle, ekonomide ipin ucunu kaçırarak ya da siyasi istikrarsızlık yaratarak bu güveni sarsarsanız cari açığınızı finanse edemez noktaya gelebilirsiniz. O zaman da 1994’deki ya da 2001’deki gibi krizlerle karşılaşırsınız. Finanse edemediğiniz için cari açık veremezseniz de bir yandan devalüasyon şoku yaşarsınız, diğer yandan ekonominiz küçülür, halkınız yoksullaşır. Uzun lafın kısası şunu söylemeye çalışıyorum, cari açık finanse edebildiğimiz sürece işimize yarayabilir, ekonomik büyümemize katkıda bulunabilir. Ama bizim açığımızı finanse edenler hal ve gidişimizi beğenmeyip fişi çektiğinde de ciddi krizlerle karşılaşırız...



 
Vs.: Bugün gelinen noktada gene böyle bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuz için mi çok tartışılıyor cari açık sorunu?

Bence öyle. Cari açığımız büyüdükçe tedirginlik artıyor. Bunun haklı bir kaygı olup olmadığını anlamak için bizi daha önce krize sürüklemiş olan cari açık rakamlarına bir bakalım. Türkiye’nin krize sürüklendiği 1994’te cari açığın GSYH’ye oranı yüzde 3,6 imiş ve bu açığı finanse edemediği için krize girmiş Türkiye. 2001 krizi öncesinde cari açık/GSYH oranı yüzde 4.9 ve bunu finanse edemediğimiz için krize sürüklenmişiz. Şimdi ise ekonomimizin büyüme hızı yavaşlarken bile cari açığımız büyümeye devam ediyor ve ilk kez yüzde 7 dolayında bir cari açık/GSYH oranı ile yola devam ediyoruz. Bu çok yüksek bir oran. Dünyada çok az sayıda ülke bu boyutta bir cari açık verip bunu finanse edebiliyor. Tabii Türkiye’de 2002 yılından 2007’ye kadar geçen beş yılda dünyada daha önce benzeri görülmemiş bir likidite bolluğu yaşandı. Ekonomimiz büyürken cari açığımız da büyüdü ve biz bu büyüyen açığı finanse edebildik, cari açığımızın GSYH’ya oranı 2005 yılından itibaren, 2001’de krize yol açan oranı geçti ama bunu sorun yaşamadan finanse edebildik. Şimdi gelinen noktada ise cari açığımız büyümeye devam ediyor ama küresel likidite bolluğu bitti, küresel ekonomi bir yavaşlamanın içine girdi, küresel sermaye tedirgin. Bu durumda Türkiye’nin büyüyen cari açığı daha fazla göze batıyor ve haklı bir tedirginlik yaratıyor. “Kriz yaklaşıyor mu?” tedirginliği bu. Bu anın gelip gelmeyeceğini, cari açığın hangi noktaya kadar sorunsuz finanse edileceğini küresel sermaye hareketleri belirleyecek, Türkiye’deki yüksek faizin çekim gücü şimdilik bunu önlüyor ama bunun ne zamana kadar süreceğini söylemek zor. Hele bugünkü koşullarda daha da zor..

Vs.: Cari açığı kapatmanın yolu tasarrufları artırmaktan mı geçiyor? Japonya’nın, Güney Kore’nin, Çin’in yüksek tasarruf oranları sayesinde istikrarlı büyüme dönemleri yaşamış olduğunu da düşünerek çözümü burada arayabilir miyiz?

Sorunuz ilk bakışta çok kolay bir soru gibi görünüyor ve cevabı kesin bir “evet”. Cari açığı kapatmanın yolu tasarrufları artırmaktan geçiyor. Cari açık zaten içerdeki tasarruf açığının dış ödemeler dengesine yansıması olarak tanımlanır. Yani cevap basit ama fazla anlamlı değil çünkü bir ülkedeki, bir ekonomideki tasarruf oranının artırılması hiç de kolay bir şey değil. Bir ülkedeki tasarruf oranı çok sayıda ekonomik ve toplumsal faktöre bağlı olarak ortaya çıkan bir oran, o toplumun tarihinin, kültürünün, demografik yapısının ve ekonomik gelişme sürecinin belirlediği bir oran. Bu nedenle “falanca ülkede tasarruf oranı yüksek, biz de onlar gibi yapıp tasarruf oranımızı yükseltelim” demenin de fazla anlamı yok.

Vs.: Tasarruf oranı derken devletin tasarruf etmesini mi anlıyoruz? Özel sektörün, vatandaşın tasarrufu da önemli mi?

Bir ülkedeki tasarruf oranı, özel sektörün tasarrufu ile kamunun tasarrufunun oluşturduğu toplamın ülkede yaratılan toplam hasılaya, yani GSYH’ye oranlanmasıyla elde edilir. Özel sektör tasarruflarında ise hane halkının, yani vatandaşın tasarruf eğilimi belirleyici rol oynar. Kimi ülkelerde, örneğin Çin’de hane halkının gelirinin neredeyse yüzde 30’unu tasarruf ettiğini, kimi ülkelerde, örneğin ABD ise tam tersine hane halkının gelirinin neredeyse tümünü tükettiğini görüyoruz. Çin’de özel tüketimin GSYH’ye oranı yüzde 45, ABD ise yüzde 71. Çin giderek büyüyen bir cari işlemler fazlası veriyor, ABD 800 milyar Dolar mertebesinde muazzam bir cari işlemler açığı veriyor...

Vs.: Bunun ABD ekonomisine olumsuz etkisi olmuyor mu?

ABD çok büyük bir ekonomi, çok gelişmiş bir sermaye piyasası var, bu sayede dev boyutlardaki cari açığını Çin gibi büyük tasarruf fazlası veren ülkelerin de katkısıyla finanse ederek ekonomik büyümesini sürdürebildi. Ama şimdi bu sürecin sınırına gelindi ve ABD ekonomisi resesyon tehdidi altında.

Vs.: Türkiye’deki tasarruf oranı düşük mü sizce?

Evet Türkiye de tasarruf oranı düşük olan ülkelerden biri. Ve bu oran düşmeye devam ediyor. Türkiye’de 1998 yılında yüzde 23 dolayında olan toplam tasarruflar/GSYH oranı son yıllarda yüzde 17 dolayına inmiş bulunuyor. Özel tasarruf/GSYH oranın da yüzde 14’te kaldığını görüyoruz. Sorunuzda adı geçen ülkelerde ise toplam tasarruf/GSYH oranının 2003 verileriyle Çin’de yüzde 43, Güney Kore’de yüzde 33, Japonya’da yüzde 25 dolayında olduğunu görüyoruz. Son yıllarda Çin’deki tasarruf oranı daha da yükselmiş ve inanılmaz bir rakama, yüzde 50’ye yaklaşmış durumda...



 
Vs.: Tasarruf artışı ekonomik büyümenin yavaşlamasına yol açar mı? Yoksa hem tasarruf etmek hem de büyümek mümkün mü?

Mümkün tabii. Hatta yüksek tasarruf oranının sürdürülebilir hızlı büyümenin koşullarından biri olduğunu söyleyebiliriz. “Çin mucizesi”nin sırrı burada. Bir ülke yarattığı katma değerin yarıya yakını tüketmeyip tasarruf edebiliyorsa bu muazzam bir sermaye birikimi demektir, yatırıma dönüşebilecek kaynak demektir. Bu sayede Çin çok yüksek oranda yatırım yapabiliyor ve milli gelirini, GSYH’sini yılda yüzde 11’in üzerinde büyütebiliyor. Bir de Türkiye’nin son yıllardaki durumunu düşünelim. Tasarruf oranınız yüzde 17 ama siz büyüme hızınızı artırmak için daha çok yatırım yapmak istiyorsunuz, söz gelimi GSYH’nin yüzde 23’ü kadar yatırım yapmak istiyorsunuz, aradaki farkı dışarıdan sağladığınız kaynakla, yani başkalarının yaptığı tasarrufla kapatmak zorundasınız. GSYH’nin yüzde 6’sı kadar cari açık verip bunu finanse edebilirseniz bunu başarmış oluyorsunuz, yatırımlarınız artıyor, büyüme hızınız yükselebiliyor. Türkiye’nin 2002 sonrasında yaptığı da bu oldu. Ama şu ya da bunu nedenle cari açığı finanse edemezseniz oyun bitiyor, yatırımlar azalıyor, büyüme hızı düşüyor. Köklü çözüm için tasarruf oranının yükselmesi lazım ama bu da kolay bir şey değil, birçok değişkene bağlı...

Vs.: Türkiye’de tasarruf oranındaki düşüşün durdurulması mümkün mü?

2001 krizi sonrasında tasarruf oranındaki düşüşün nedenlerini araştıran çalışmalara baktığımızda ilginç bir tablo çıkıyor karşımıza. 2002’den itibaren kamu tasarrufunda bir artış görülmüş. Buna karşılık özel tasarruflar azalmış. Yani istikrar programının başarısı özel tasarrufu düşürmüş görünüyor. Buna benzer bir olgu benzer süreçten geçen kimi Latin Amerika ülkelerinde de yaşanmış. Türkiye örneğinde tüketici kredilerindeki çok hızlı artışın, enerji fiyatlarındaki hızlı yükselişin, enflasyondaki düşüşün ve TL’nin değer kazanmasının yarattığı “zenginleşme etkisi”nin bunda payı olduğu düşünülebilir. Yeni bir kriz yaşamadan özel tasarruf oranının artması için en önemli faktörün nüfus yapısında beklenen değişme olduğunu ileri sürenler var. Örneğin Caroline Van Rijckeghem ve Murat Üçer tarafından Ekonomik Araştırma Forumu için yapılan çalışmada, Türkiye’nin demografik yapısında beklenen iyileşmenin Türkiye’de özel tasarrufları GSYH’nin yüzde 5’i mertebesinde artırabileceği ileri sürülüyor.



 
“Çin mucizesinin sırrı tasarruf. Bir ülke yarattığı katma değerin yarıya yakını tüketmeyip tasarruf edebiliyorsa bu muazzam bir sermaye birikimi, yatırıma dönüşebilecek kaynak demektir. Bu sayede Çin yüksek oranda yatırım yapıyor ve milli gelirini, GSYH’sini yılda yüzde 11’in üzerinde büyütebiliyor.”