Küreselleşme Çağının Babil Kuleleri
Bilboa Etkisi
Yalnızlık Senfonisi





Bilbao'nun hikayesi bir peri masalı gibidir. Yıllar boyunca fark edilmeyen bu endüstri kenti, bir gün bir mimarın yaptığı binayla dünyanın akın akın görmeye gittiği bir kente dönüşür. Ondan sonra dünyadan geri kaldığını düşünen tüm kentler bir gün mimarın bir mücevher hediye etmesini bekler.

Bilbao yakın zamana kadar İspanya'nın Bask bölgesinde kendi halinde, kuş uçmaz kervan geçmez bir kentti. Ekonomik krizlerle boğuşan, işsizliğin yüzde 25'lere ulaştığı kente bırakın turistleri, İspanyolların bile yolu düşmüyordu.



 

Günümüzde ise İspanya'nın yeni cazibe merkezi olarak anılıyor. Her yıl dünyanın dört bir yanından bir milyon turist kente akın ediyor. Kentteki köhne binaların yerini pırıl pırıl, modern binalar alıyor. Oteller, kafeler, restoranlar, şık mağazalar birbiri ardına açılıyor. Bütün bunları sağlayan şey, 1997 yılında açılan Guggenheim Müzesi...

New York'ta bulunan Guggenheim Müzesi, elindeki dev koleksiyonu sergileyecek yeterli alan bulamayınca Avrupa'da uydu müze arayışına girdi. Avrupa'nın tanınmış şehirleri müzeye talip oldu. Ancak Guggenheim Vakfı, 150 milyon Dolar'lık bina yatırımını yerel yönetimin üstlendiği Bilbao'yu tercih etti.

Dünyaca ünlü mimar Frank Gehry, müzeyi kentin gecekondu mahallesine inşa etti. Hem de olağanüstü kıvrımları ve balık pulu titanyum yüzeyi ile ne İspanya, ne Bask, ne de Bilbao gelenek ve görüntüleri ile bağdaşmayan modern bir bina yaptı. Küçük bir kente, hem de gecekondu mahallesine böylesine bir müze yapılması başta herkese garip geldi.

Müzenin hem mimari hem de turizm üzerindeki etkisini çok az insan öngörebildi. Ancak bunun ne kadar doğru bir karar olduğu kısa sürede ortaya çıktı. Bina inşa halindeyken bile tüm dünyada dikkatleri üzerine çekti. On binlerce kişi sırf inşaatı görebilmek için kente geldi. Guggenheim, açıldığı tarihten itibaren de dünyanın en dikkati çeken binalarından biri haline geldi.

Müzeden önce haritadaki yeri bile bilinmeyen Bilbao, bu "referans bina" sayesinde kısa sürede Avrupa'nın önemli cazibe merkezlerinden biri oldu. 1997'de, açıldığı yıl şehre gelen turistlerin yüzde 79'u Guggenheim Müzesi'ni görmek için geldi. Müze 2002'ye kadar yüzde 50'si yurtdışından olmak üzere 3,5 milyon kişi tarafından gezildi. Beş yılda şehre yaklaşık 550 milyon Dolar'lık ekonomik getiri sağladı. Son on yılda 10 milyon insan müzeyi gezdi. Kente kişi başı ortalama 171 Euro bırakan turistler, bu küçük kentin yenileşmesine katkıda bulundu.



 

En önemlisi, müze Bilbao'yu dünyaca bilinir hale getirdi. Müzenin kendine has biçimi, araba reklamları ve MTV usulü rap videoları gibi pek çok oluşuma da mimari dekor olarak kullanıldı.

Sonrasında Alvaro Siza, Cesar Pelli, Santiago Calatrava, Zaha Hadid, Philippe Starck, Robert A. M. Stern ve Rafael Moneo gibi dünyanın en ünlü mimarları birer birer Bilbao'ya el atmaya başladı. Bilbao mimarlık aleminin gözbebeği olmaya başladı.

Yani, Guggenheim için yatırılan para, sağlanan turizm geliriyle defalarca geriye ödendi. Bölge küresel sermaye yatırımlarından nasibini fazlasıyla aldı. Bilbao, bu deneyimle, kültürel projelerin bir şehrin yapılanmasında öncü rol oynayabileceğini kanıtladı. Zekice düşünülmüş bir plan ve markalaşma, Bilbao'nun yıldızının parlamasını sağladı.

"Bilbao etkisi" olarak adlandırılan bu model birçok kente örnek oldu. Orta tabaka kentlerin turizmi canlandırmak için ünlü mimarlarla anlaşıp, tasarım makyajı uygulamaları birçok yerde yapıldı. Dikkatleri ve de turistleri kendilerine çekmek için siluetlerini ünlü tasarımcılara veya yıldız mimarlara teslim eden şehirlerin sayısı giderek artmaya başladı. İşte bunlara birkaç örnek:



 
Reichstag Kubbesi, Berlin

1999 yılında İngiliz mimar Norman Foster tarafından tasarlanan ve Almanya'da bir sembol yapı haline gelen Reichstag Kubbesi, geleneksel ve modern mimarinin kaynaştığı en başarılı örneklerden biri. Bina 1933 yılında, Hitler'in karşı Komünist partiden teröristleri suçladığı yangında kısmen zarar görmüştü. Bu duygusal yükün verdiği ağırlıkla Foster, Reichstag Kubbesi'ni halkın kalbine ve mantığına açmayı uygun gördü. Şeffaf bir kubbe tasarlayarak, ziyaretçilerin kubbeden bütün Berlin manzarasını görmelerini sağladı. Hükümetin merkezi ve şehir arasındaki bu bağlantı, kubbenin kendisinin yarattığı güçlü görsel etkiyle birlikte, Berlin'in en önemli atraksiyonlarından biri olarak önemli bir başarı yakaladı.

Parco della Musica, Roma

Gli Scarafaggi (hamamböceği) olarak isimlendirilen bir binanın itici olduğu düşünülebilir, fakat Renzo Piano'nun 2002 yılında Roma'nın kuzeyinde inşa edilen Parco della Musica'sı, şehrin en başarılı modern mimarlık örneklerinden biri olduğunu kanıtladı. Bölgesel malzemenin bolca kullanımı ve Roma açık hava tiyatrosuyla birleşimi sayesinde, kentin çağdaş mimariye duyduğu şüpheyi yendi. Yapının lakabı ise kompleksin, balkon localardaki istenmeyen ziyaretçilere bakan, böcek şeklindeki üçlü oditoryumundan geliyor.



 
Torre Agbar, Barselona

Fransız mimar Jean Nouvel'in Barselona'da, 2005 yılında açılan Torre Agbar'ı, kısa süre içinde bir ikon olmayı başardı. Yerel halkın, "puro"ya ya da "fitil"e benzettiği bu yapı sıklıkla Norman Foster'ın Londra'daki Swiss Re yapısı ya da diğer bir deyişle "kornişon"uyla karşılaştırılıyor. Uçsuz bucaksız bir konut ve iş merkezi haline gelen Diagonal Mar'la birlikte kuzey kenarındaki hırslı genişleme alanlarını da sarmalayan Agbar, geceleri cephesinde parlayan mavi, kırmızı ve pembe renk ışık dalgalarıyla, sihirli, modern bir fenere dönüşüyor.

Lois & Richard Rosenthal Çağdaş Sanatlar Merkezi, Cincinnati

Bağdat doğumlu fakat dünya çapındaki tasarımları ile tanınan Zaha Hadid bu sefer teorik olarak nispeten daha çok düşünülmüş bir projeye imza atıyor. Hadid'in en büyük hamlesi Cincinnati Çağdaş Sanatlar Merkezi'nin 2003 tarihindeki açılışından sonra gerçekleşti. Her ne kadar şu anda sonraki akıcı önerilerine nazaran daha sade bir bina olsa da bu proje onun hünerini gösteren iyi örneklerden birisi. Hadid'in bu projesinde; oldukça alçak bir şekilde arsaya yerleşen dikey galeriler, binayı muazzam bir şekilde bağlayan yüksekli alçaklı bina bloklarına benzeyen ve bir "kent halısını" anımsatan temiz beton yaya yolu ve fuayedeki akıcılığı da vurguluyor.



 
The Tate Modern, Londra

Mimar Jacques Herzog ve meslektaşı Pierre de Meuron bu projeyle "eski bir binaya yeniden işlev verme"nin Avrupa'da yapılacak en iyi işlerden biri olacağını iddia ediyorlar. Tate'in diğer kentlerdeki binaları, metruk enerji istasyonlarının iyileştirilerek yeni bir kültür merkezi haline getirilmesiyle oluşmuş. Fakat 1995'de Tate'in yönetici kurulu, birçok orijinal binalarının özelliklerini taşıyan az bilinen İsviçreli ikili Herzog & de Meuron'un önerilerini seçmiş. Ana girişte geniş açılı bir oyuğun içinde sergilenen çarklar ve galerilerle bütünleşen kazan dairesi. Bunlara ek olarak doğal ışığın rahatça iç mekana girebildiği ve Thames Nehri'nin eşsiz manzarasının izlenebildiği iki katlı cam çıkma kat da yapılmış. 2000 yılında açılan Tate Modern 12 ay içinde 2.000 ziyaretçiyi ağırladı. Bundan bir yıl sonra da Herzog de Meuron Pritzker Ödülü'nü kazandılar ve star mimarların arasında yerlerini aldılar.

Çağdaş Sanatlar Enstitüsü, Boston

2006 yılında, New York tabanlı mimarlık ofisi Diller Scofidio + Renfro, Boston'un Çağdaş Sanatlar Enstitüsü'nün açılışını yaparak, çağdaş mimarisi pek bilinmeyen kentte bir sıçrama yaptı. Bu yer, temel olarak görsel hilelerin yarattığı etkiye güveniyor: Örneğin ilk kattaki galeri, kendisini çevreleyen suyun üzerinde asılı duruyor gibi görünüyor, hatta farklı yönlerden bakıldığında oluşturduğu tehlikeli açıyla her an devrilecekmiş hissi yaratıyor. Adeta yapının tek desteği gibi görünen, yuvarlatılmış çelik bir kurdele, üst katlardaki galeriden aşağıdaki açık alana inerek cam lobinin içinden geçiyor. Binanın başarısı, suya bakan oditoryumdaki fantastik penceresi ve koltuklarında görülebileceği gibi, çevresiyle kurduğu ilişkide yatıyor.



 
Ciutat de les Arts i de les Ciencias, Valencia

Tıpkı diğer hayalperest mimar Antoni Gaudi gibi, Calatrava'nın binaları da Tabiat Ana'dan esinlenmiştir. Ancak Calatrava'nın mühendislik altyapısı, bilim kurgu yaratıklarını anımsatan tasarımlarının inşa edilebilir olmasını sağlar. Calatrava hayvanlar aleminden ve biyonikten etkilenmiştir; yapılarında açılmış kanatları, fosilleri ve omurga sistemini anımsatan detaylar görebilirsiniz. Calatrava'nın marifet gösterisini deneyimlemek için memleketi Valencia'ya gidip, 2004 yılında tamamlanan Ciutat de les Arts i de les Ciencias'ı görmeniz gerekir. 87 dönümlük alanda yer alan Ciutat de les Arts i de les Ciencias, muazzam bir Bilim Müzesi, bir planetaryum ve son olarak eklenen kask şekilli konser salonundan oluşuyor. Bir kongre merkezinin de inşası devam ediyor. İspanya'nın üçüncü büyük şehri olan ve tasarım meraklıları için önemli bir merkez haline gelen Valencia, devasa açık alanlarında oldukça kapsamlı kültürel programlar sunarak, mimari zengini, rakip şehir Barselona'nın turistlerinin önemli bir kısmını bu bölgeye çekiyor.

New Museum, New York

Kazuyo Sejima ve Ryue Nishizawa'nın ortakları olduğu "maceraperest" Tokyo firması SANAA tarafından eski bir otopark alanına yapılan bina üst üste yerleştirilmiş altı beyaz kutudan oluşuyor. Kutu yığınları enstitünün dinamizmini yansıtırken, doğal ışığı iç mekana alıyor, pencereler arasından bir şehir manzarası sunuyor. Binayı kaplayan gümüşi aluminyum kaplama değişen gün ışığını yakalayarak modern sanatın sürekli değişen dinamiklerine ve New Museum'un kendi geçirgenliğine ve şeffaflığına referans veriyor. Çinliler tarafından işletilen peksimet fırınları ve "erotic shop"lar arasında açılan bina, sıra dışı mimarisiyle bölgenin dokusuyla tam bir tezat oluştururken, en ufak bir cazibesi olmayan New York'un kaotik semtlerinden Lower East Side'dan geçenleri adeta şok ediyor.