Küreselleşme Çağının Babil Kuleleri
Bilboa Etkisi
Yalnızlık Senfonisi





Artık yetenekli ve yaratıcı insanlar dünyanın “yetenek tepeleri”nde toplanıyor. Dünyanın en büyük 40 mega bölgesi şu anda dünya nüfusunun beşte birinden fazlasını barındırıyor; küresel ekonomik üretimin üçte ikisini oluşturuyor; küresel inovasyonun yüzde 85'lik bölümüne ev sahipliği yapıyor.

Kentlerin tarihi, insanlığın tarihiyle karşılaştırıldığında oldukça yeni… 120 bin yıl kadar göçebe bir hayat süren insanoğlu, ilk kez 11 bin yıl önce, buz çağının sonlarına doğru köy olarak adlandırılabilecek bir yerleşim düzenine geçti.



 

Köyden kente geçiş için ise 6 bin yıl daha beklemek gerekti. Kentleşme kavramı günümüzden 5 bin yıl kadar önce Mezopotamya'da ortaya çıktı. Mezopotamya'dan sonra dünyanın farklı bölgelerinde örneğin, Hindistan, Mısır, Çin, Orta Amerika ve Peru'da kent yapısı görülmeye başladı.

İnsanlar kurulan bu kentlerde sadece ürünlerini değiş tokuş etmiyor, bilgilerini de paylaşıyorlardı. Öğreniyor, gelişiyor, geliştiriyor ve yaratıyorlardı. Bu gelişme süreç içerisinde sanayi devrimini ortaya çıkardı. Sanayi Devrimi de kentleşme tarihinin bir sonraki büyük adımının atılmasına yol açtı.



 
Dünyanın yarısı kentlerde yaşıyor

Sanayi Devrimi'yle birlikte kentlerin gelişmesi olağanüstü bir güç kazandı. 1800'de kentli nüfus 30 milyondan azdı. Bu dönemde dünyadaki insanların sadece yüzde üçü kentlerde yaşıyordu.

1950'ye gelindiğinde nüfusu bir milyonu aşan 83 kent ortaya çıktı. 2007 itibariyle ise bu sayı 468'e ulaştı. Günümüzde ise dört milyara yakın insan, yani dünya nüfusunun yarısı kentlerde yaşıyor.

Hep söylenir: Küreselleşme dünyayı bir köy haline getirdi. İletişim devrimiyle birlikte oturduğunuz yerden her şeye ulaşabiliyorsunuz. Hatta çalışmak için işe gitmenize bile gerek yok. Dağ başından işlerinizi halledebiliyorsunuz. Ancak buna rağmen nüfus dünya geneline eşit olarak dağılmıyor, belirli noktalarda yoğunlaşıyor.



 
Mega kentler, mega rakamlar

1950 yılında dünya nüfusu 10 milyonu aşan tek kent New York'tu. Bugün ise nüfusu 10 milyonu aşan 22 mega kent bulunuyor. Ve bu sayı her geçen gün artıyor.

Uluslararası danışmanlık şirketi PricewaterhouseCoopers'ın hazırladığı rapora göre en büyük ekonomiye sahip mega kent 2005 yılı rakamlarıyla 1 trilyon 191 milyar Dolar gayri safi yurtiçi hasılayla (GSYH) Tokyo. ABD'nin en büyük kenti New York 1 trilyon 133 milyar Dolar'lık GSYH ile ikinci sırada.

Tokyo ve New York'u, 639 milyar Dolar'la Los Angeles, 460 milyar Dolar'la Chicago, 460 milyar Dolar'la Fransa'nın başkenti Paris, 452 milyar Dolar'la İngiltere'nin başkenti Londra, 341 milyar Dolar'la Japonya'nın ikinci büyük şehri Osaka, 315 milyar Dolar'la Meksika'nın başkenti Mexico City, 312 milyar Dolar'la Philadelphia, 299 milyar Dolar'la ABD'nin başkenti Washington DC izliyor.



 
Yetenekler birleşince...

Bu mega kentlerin çevrelerini de adeta “yutarak” tek bir kentin sınırları aşan bölgeler oluşturması ise mega bölgelerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Çünkü teknolojiden bilime, sanattan medyaya geniş bir sektör yelpazesinde çalışan “yaratıcı” insanlar bir arada yaşamak istiyor ve kendi türlerinin en yoğun olduğu yerlere göç ediyor. Yani “yaratıcılık tepeleri” denebilecek şehirler ve bölgelerde yoğunlaşıyorlar.
Dünyanın en büyük mega bölgesi toplam 55 milyonluk nüfusuyla Tokyo. Onu Boston-Washington koridoru izliyor. Bu bölgede 54 milyon insan yaşıyor.

Diğer mega bölgeler ise Chicago-Pittsburgh hattı, Atlanta-Charlotte hattı, Miami-Tampa hattı ve Los Angeles-San Diego hattı. Avrupa'da da Amsterdam, Londra, Milano, Roma, Torino, Frankfurt ve Stuttgart mega bölgeler haline gelmiş durumda.



 
Sorunları da büyük

Büyük kentler büyük sorunları da beraberinde getiriyor. İngiliz ekonomist Malthus, 1798 yılında nüfusun artmasıyla birlikte üretimin tüketimi karşılaşamaz hale geleceği, insanların açlıktan öleceği kehanetinde bulunmuştu.

Durum şimdilik bu kadar vahim olmasa da birçok kent çevre ve hava kirliliği, trafik gibi sorunlarla boğuşuyor. Su ve elektrik kesintileri, sağlık sorunları, çarpık kentleşme, yetersiz altyapı, özellikle yoksul kesimler için hayatı çekilmez kılıyor.

Örneğin dünyanın en büyük kentlerinden Meksika City, dünyadaki en yoğun hava kirliliğine sahip yerlerden biri. World Resources Enstitüsü, Meksika City için “çocuklar için en tehlikeli kent” tanımlamasını yapıyor. Brezilya'daki Sao Paolo ise dünyanın en ağır şiddet olaylarının yaşandığı kent. Kentte ateşli silahlar nedeniyle ölenlerin sayısı savaş bölgelerini aşıyor. Nijerya'nın başkenti Lagos 1950'li yıllarda sadece 300 bin kişinin yaşadığı bir yerdi. Bugün ise 10 milyondan fazla bir nüfusa sahip ve bu nüfus her beş yılda bir ikiye katlanıyor. Sonuç: Kentin lağım boşaltma sistemi yok ve neredeyse bütün çöpler şehrin sokaklarında veya kent dışındaki kıyı gölünde depolanıyor.



 
İnovasyonun başkentleri

Ancak bununla birlikte mega bölgeler mega fırsatlar da sunuyor. Yaratıcı, bilimsel ve girişken yetenekleri kendine çeken bu bölgeler dünyadaki ekonomiye yön veren ekonomik ve teknolojik aktivitelerle birlikte inovasyon ve yetenekleri barındırıyor.

Dünyanın en büyük 40 mega bölgesi dünya nüfusunun beşte birinden fazlasını barındırıyor; küresel ekonomik üretimin üçte ikisini oluşturuyor; küresel inovasyonun yüzde 85'ine ev sahipliği yapıyor.

Tokyo 2,5 trilyon Dolar'lık ekonomik aktiviteye sahip. Boston-Washington koridoru ise 2,2 trilyon Dolar'lık ekonomik aktivite barındırıyor. Paris Fransa'nın gayri safi milli hasılasının yüzde 30'unu, Tokyo Japonya'nın gelirlerinin yüzde 40'ını üretiyor.

Mega bölgeler aynı zamanda gelişmekte olan pazarların da yükselişinin itici güçleri. Örneğin, Brezilya'nın toplam ekonomisinin yüzde 40'ı Rio-Sao Paolo koridorunda gerçekleşiyor. Rusya için ise burası Moskova. Hindistan ekonomisi ise Bangalore ve Bombay mega bölgelerinde şekilleniyor.



 
Küreselleşmenin armağanı

Kentlerin gelişimi uygarlığın gelişimine paralel bir çizgi izledi. İlk köyler tarımın ortaya çıkmasıyla birlikte belirdi. İnsanların ürettiklerini değiş tokuş etmeye başlaması, yani pazarların ortaya çıkması ise kentleri doğurdu.

Aynı şekilde mega bölgeler de küreselleşmenin ürünü olarak hayatımıza girdi. Bu bölgelerin ortak özellikleri de küreselleşmenin etkilerini gözler önüne seriyor.

Bu kentlerin birçoğunun ünü, bulunduğu ülkeyi aşmış durumda. Örneğin Paris'ten söz ederken Fransa'nın başkenti olduğunu hatırlatmaya gerek yok. Uluslararası örgütlere ev sahipliği yapmak, dünya ekonomi ve politikasında doğrudan söz sahibi olmak da bu kentlerin ortak özelliği. Hemen hepsi çokuluslu firmaların ve örgütlerin ev sahibi konumunda. Bu yapı, mega bölgelerin dünya ekonomisini doğrudan etkilemesini sağlıyor. Bunun yanında uluslararası medya kuruluşları da bu bölgeleri mesken tutmuş durumda. Tüm mega bölgeler canlı bir kültürel hayata sahip. Hepsinde çok sayıda müze, sinema ve tiyatro salonları bulunuyor, festivaller, etkinlikler eksik olmuyor. Aynı şekilde spor etkinliklerinde de ilk akla gelen yerler bu bölgeler oluyor. Düzenli bir ulaşım ağını ve sağlam bir altyapıyı ise saymaya bile gerek yok.



 
Başarı formülü çok kültürlülük

Ancak bir özellik var ki, hepsinden önemli. Bu da mega bölgelerin çokuluslu, çok kültürlü yapısı. Bu bölgelere baktığımızda hepsinde farklı uluslardan çok sayıda insanın yaşadığını, çeşitli dillerin konuşulduğunu, birçok kültürün bir arada yaşadığını görüyoruz.

Çünkü günümüzde küreselleşmeyle birlikte bilgi, ürün ve hizmetlerin yanı sıra insanlar da dünyaya açılır oldu. Artık doğduğu toprakları bırakan birçok insan yurtdışında yaşıyor. OECD rakamlarına göre her yıl Avrupa, ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda'ya ortalama üç milyon insan göç ediyor. Şu anda dünya genelinde 150 milyon insan yurtdışında yaşıyor. Yurtdışında yaşayan Hintlilerin sayısı 20 milyon. Çinliler ise çok daha fazla. Tam 55 milyon!

Bu kişilerin hedefi ise elbette daha geniş olanaklar sunan bölgeler oluyor. Zaten birçok ülke de yetişmiş beyinleri kendine çekebilmek için özel programlar uyguluyor, teşvikler getiriyor. Bu göç sadece uluslararası boyutta gerçekleşmiyor. Amerikan Nüfus İdaresi rakamları her yıl 40 milyon Amerikalının taşındığını gösteriyor.

Bireylerin hareketi inovasyonun ve verimliliğin önünü açıyor. Yaratıcılık ve inovasyon üç öğenin bir arada bulunduğu bölgelerde yeşeriyor: Teknoloji, yetenek ve hoşgörü. Bu bölgelerde yaratıcı fikirler özgürce ortaya çıkabiliyor. Yaratıcı isimlerin, finansal kurumların ve uygulayıcıların bir arada bulunması ise yeni fikirlerin çok daha hızlı bir şekilde hayata geçirilmesine olanak tanıyor.



 
Silikon Vadisi örneği

En somut örnek Silikon Vadisi. Bölge binlerce teknoloji firmasına ev sahipliği yapıyor. İlk video oyunundan video kayıt cihazına, yazıcılardan ilk kişisel bilgisayara dek bilgi çağının vazgeçilmez birçok unsuru burada yaratıldı. 2007 yılı içerisinde bu ufak coğrafyada faaliyet gösteren firmalar tarafından alınan 4 bin 500'ü aşkın patentin tüm Amerika'da alınan patentlerin yüzde 11'ini oluşturması da bölgenin yaratıcılığının bir başka göstergesi.

Silikon Vadisi katma değere o kadar odaklanmış durumdaki 100 bin çalışanı olan yazılım sektöründen sonra en fazla çalışan istihdam eden sektör “Yaratıcılık ve inovasyon hizmetleri”. Sektörde tam 77 bin kişi çalışıyor. İnsan gücü Silikon Vadisi'ndeki şirketlere global rekabette bir adım öne geçmelerini sağlayacak olan katma değeri yaratmaları için hizmet veriyor.

Bölge, dünyanın dört bir yanından gelen yetenekleri bünyesinde topluyor. Hintlisinden Çinlisine, İsraillisinden Mısırlısına kadar birçok farklı insan ve kültür bu bölgede bir arada yaşayabiliyor. Vadi'de ARGE ile alakalı işlerde çalışan bilim insanlarının yüzde 55'i Amerikalı değil.

Çalışanların yüzde 29'u Asyalı, yüzde 24'ü İspanyol kökenli, yüzde 4'ü ise farklı kökenlerden gelen kişilerden oluşuyor. California Üniversitesi'nin araştırmasına göre, Vadi'de 1990'ların sonlarında kurulan şirketlerin yüzde 30'u Çinlilerin. Çinlilerin kurduğu bu şirketlerin yıllık cirosu 20 milyar Dolar'ı geçiyor ve 70 bin kişiye iş olanağı tanıyor.



 
Melekler Vadisi

Silikon Vadisi'ni ortaya çıkaran, San Francisco'nun hoşgörü kültürü. 60'lı yıllardan beri Amerika'nın “hoşgörü başkenti” olarak tanımlanan San Francisco, yeni gelenleri kucaklamış ve Silikon Vadisi dünyanın her yanından, her kültürden beyinler, özellikle elektronik bilgilerine güvenenler için bir çekim merkezi haline gelmiş.

Silikon Vadisi'nin bir artısı da “melek yatırımcı”ları. Bu aslında Medici Etkisi'nin bir göstergesi. İtalyan Rönesansını tetikleyen Medici Ailesi, bankacılık sektöründen kazandığı parayı oluşturduğu bir fon aracılığı ile sanatçılara aktarırmış. Günümüzde bu tip insanlara "Melek Yatırımcı" deniyor. Belli bir proje ya da sektörden kazandıkları paralar ile gelecek gördükleri yeni girişimcilere olanak sağlayan bu tip yatırımcılardan Silikon Vadisi'nde yeterince bulunuyor. Dolayısıyla geleceği olan bir fikriniz varsa işiniz kolay.

Avrupa'dan bir örnek vermek gerekirse İrlanda'nın başkenti Dublin… 1980'lere kadar İrlanda'da yüksek enflasyon ve zayıf ekonomi nedeniyle ABD ve İngiltere'ye beyin göçü yaşanıyordu. Bugün İrlanda ekonomisi, OECD ülkeleri arasında en hızlı büyüyen ve gelişenlerden biri. Bunu sağlayan formül ise Silikon Vadisi'ninkiyle benzer: İrlanda'da yabancı şirketlere vergi kolaylıkları sağlandı. “Pazarlamacılar” Dünya'nın her köşesinden yatırımcı çekmek için yolculuklar yaptı. İrlanda'da olmayan teknoloji davet edildi. Ve bütün bunlar engin bir hoşgörü ortamında gerçekleştirildi.



 
Bağımsız, rafine, bekar

Dünyanın üretim merkezleri olan şehir koridorlarının canlılığı, farklı kültür, farklı eğitim ve farklı soydan insanları bir araya getiren, iletişim ve etkileşime açık, temel hak ve özgürlüklere saygılı, evrensel hukuk ve ahlak ilkelerine bağlı yönetim anlayışlarından kaynaklanıyor. Bu durum insanların hayat tarzına, iş yaşantısından beklentilerine, evliliğe bakış açılarına da etki ediyor. Ahlak anlayışları, boş zamanlarında yaptıkları aktiviteler, tüketim kalıpları ve değerler bu kentlerin getirdiği yapı doğrultusunda şekilleniyor.

Bu insanlar dünya üzerinde hareket ediyor, birbirleriyle iletişim kuruyorlar ve ortak bir dil ve kültür oluşturuyorlar. Metropollerde yaşayanlar için aile, şirket, kilise gibi geleneksel kurumlar değil birey olmak önemli. Bugün metropollerde tek başına yaşayan insanların sayısı çoğunlukta. Örneğin, Stockholm'de insanların yüzde 60'ı bekar, Londra'da bu oran yüzde 44, New York'ta yüzde 39, Frankfurt'ta yüzde 48 ve Moskova'da yüzde 55. ABD nüfusunun sadece yüzde 23'ü çekirdek ailelerde yaşıyor. Evlilik 30'lu yaşlara erteleniyor.

Metropol insanının rafine zevkleri var. Sofistike bir yaşantı sürüyorlar. Doğaya ve estetiğe yaşları ilerledikçe daha fazla yakınlaşıyorlar. Doğa sporları ile uğraşanlara, çiftlik sahibi olanlara sık rastlanıyor. Yiyecek ve içeceklerle ilgilenmek, değişik ülkelerin farklı lezzetlerini tatmak ilgi alanları arasında. Kendilerine ve sevdiklerine ayırdıkları dakikaların kıymetini iyi biliyorlar.



 
Yeditepe'den yetenek tepesine

Peki, Türkiye bu tablonun neresinde yer alıyor? Bu soruya maalesef çok olumlu bir yanıt vermek mümkün değil. Ancak yine de umutlu olmak için neden var.

Tarihiyle, güzelliğiyle övündüğümüz İstanbul 133 milyar Dolar'lık GSYH ile en büyük ekonomiye sahip kentler arasında 34. sırada yer alıyor. Kent 12,5 milyonu aşan nüfusuyla toplam ülke nüfusunun yüzde 17,8'ini barındırıyor. Vergi istatistiklerine göre de Türkiye'de toplanan gelir vergisinin yaklaşık yüzde 43'ü İstanbul'dan toplanıyor.

Ancak bunlara rağmen İstanbul'un dünyanın dört bir yanındaki yetenekleri kendine çeken global bir merkez olduğunu söylemek güç.

Yetenekli insanların yaratıcılık tepelerinde toplandığını söyledik… Yedi tepeli İstanbul'u da bir yaratıcılık tepesi haline getirmek istiyorsak yapılması gereken öncelikle bilime ve teknolojiye ağırlık vermek… Bu noktada teknokentler devreye giriyor. Teknokentler zaman içinde tepe haline gelebilecek şehirlerin, bölgelerin nüveleri, veya suni “yaratıcılık tepecikleri.” Bilim üreten üniversite kadrolarıyla teknoloji üreten girişimci insan kaynaklarını bir yerde yoğunlaştırdığınızda “yaratıcılık tepeciğiniz” oluşmuş oluyor.

Tabii ki sadece bilim ve teknoloji yeterli değil. İstanbul Modern, Sakıp Sabancı Müzesi, Pera Müzesi, Formula 1 gibi girişimlerin hepsi İstanbul'u yaratıcılık tepesi haline getirmek için girişilen çabanın parçaları.

Bu girişimlerin etrafında ülkenin ve dünyanın dört bir yanından yaratıcı insanlar toplandıkça, İstanbul'un yaratıcılık tepelerinden biri olarak yükselmesi mümkün.