Is Dünyasi: "Yönetici Sinir Yok, Sinirlama Yok"
Pazarlama: "Vasatin Iktidari Yikilmali"
Endüstri Fotografçiligi
Yabanci Gazeteciler
Tek Eksigi Mimarlik!





Zorlu Holding’in Zincirlikuyu’da gerçekleştireceği projenin yarışma yöneticiliğini yürüten Dr. Süha Özkan mimar, tarihçi, teorisyen ve idareci olarak anılıyor. Mimarlığa gönül veren Özkan’ın yapmadığı tek şey ise mimarlık. Özkan, “Her şey denk geldi, bir tek mimarlık yapmak denk gelmedi” diyor.

Gayrimenkul, her geçen gün önemi artan ve gerek dünyanın gerekse Türkiye’nin gündeminden düşmeyen bir sektör. Zorlu Holding, ihale sonucu satın aldığı Zincirlikuyu’da yer alan Karayolları Arazisi’nde inşa çalışmalarına başlayacağı projeyle sektörün önemli oyuncularından biri olmaya hazırlanıyor.



 

Zincirlikuyu’da gerçekleştirilecek proje için açılan yarışmanın yöneticiliğini Dr. Süha Özkan yürütüyor. Bugüne dek uluslararası nitelikte birçok önemli mimari yarışma ve etkinliğin yöneticisi olarak görev yapan Özkan, mimari alanda uluslararası prestije sahip Cenevre merkezli Ağa Han Mimarlık Ödülleri’nin 1983–1991 yılları arasında genel sekreter yardımcılığını ve 1991’den 2000’e kadar kurumun genel sekreterliğini yürüttü.

Ağa Han Kültür Vakfı çerçevesinde, 1991’de Semerkant’ın Yeniden Yapılandırılması ve 1997’de Katar’da Doha İslam Sanatı Müzesi için iki uluslararası yarışma düzenleyen Özkan, bunca birikiminin ardından Mart 2006’da Şefik Onat’la birlikte World Architecture Community’yi de kurdu.

ODTÜ’den üniversite tarihinin en başarılı öğrencilerinden biri olarak mezun olduğu günden bu yana deyim yerindeyse perde arkasında çalışmalarını yürüten Özkan’ın, mimarlık mesleği çerçevesinde yapmadığı tek bir şey var; mimarlık. Yaşamını mimarlık mesleğinin gelişimine, sorunlarının çözümüne, araştırmaların gerçekleştirilmesine ve başarılı projelerin ödüllendirilmesine adayan Özkan bu durumu “Şanslı bir insanım. Her şey denk geldi, bir tek mimarlık yapmak denk gelmedi” sözleriyle özetliyor.

Vs.: Mimari ne yönde ilerliyor? Mimarinin yaratıcılıktan uzak olması çok eleştirilen konulardan biri. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Mimar genelde iyi kalpli, iyi huylu, yaratıcı bir insandır ama onun iyi kalpliliğini ve yaratıcılığını ortaya çıkarmak için benzeri bir işveren gerekir. Çünkü parayı işveren sağlıyor ve onun vizyonu çok önemli. Zaten bütün büyük eserlerin arkasında çok önemli bir işveren olduğunu görürsünüz. Bu İtalya’da kilise olmuştur, İngiltere’de endüstri alanları olmuştur ama hep belirli bir vizyonla giren kişiler onun gerektirdiği mimarları da buluyorlar. Zaten mimarlığa “başkalarının parasıyla kendi eserini yapan adam” derler. Mimarlık insanın yaşam kalitesinin ileri götürülmesidir, ama yanlış özlemler, kısa vadeli ve kestirme çıkarsamalarla mimarlık atlanıyor ve ucubeler çıkıyor.



 
Vs.: İstanbul’a bakınca nasıl bir tabloyla karşılaşıyorsunuz?

İstanbul’da penceremden dışarı, kente bakan bir mimar arkadaş “Bu felaketi yaratmak için yıllarca uğraşmış olmalısınız” demişti. Yaşanan bu karmaşanın arkasında plansız gelişme ve imarlı arsanın bulunmaması gibi çeşitli nedenler var. İstanbul’da en son verilen düzgün imarlı arsa Levent hattıdır. Burada sağlıklı kentleşme görürsünüz. Kaldırımı kaldırımdır, yolu yoldur, bahçesi bahçedir. Ama buradan aşağı indiğinizde Zeytinburnu ve ötesi önce gecekondulaştı, ardından apartmanlaştı. Aynı durum Anadolu yakasında da söz konusu. Bu gidişle İstanbul ya ormanlara gidip oraları yok edecek ya su havzalarının içinde kendi içtiği suyu kirleten bir kent olacak ya da patlayacak. Bu sorunu çözmek için İstanbul’u dondurmak ve göç almamasını sağlamak gerekiyor. Kentin arazi kullanım öncelikleri de değişmeli. Bence İstanbul’a artık endüstri gelmemeli ve 5-10 yıl içinde de tüm endüstri çıkarılmalı. İstanbul yavaş yavaş kültür, turizm, iş, bankacılık merkezi olmalı. Bugün Paris’in, Londra’nın merkezinde endüstri diye bir şey düşünemezsiniz. Umudumuz İstanbul planlama bürosu çerçevesinde bunu büyük ölçeklerden başlayarak yürütmek. Kartal, Küçükçekmece, Kağıthane ve Riva’da yapılan master plan çalışmaları var. Bu çalışmalarla örnekler ortaya konulacak. Örneğin Maslak Büyükdere Caddesi’ndeki gelişim ne kadar eleştirilse de iyi bir örnektir. Artık İstanbul’da trafik tıkanması kentin dışında oluyor. Oysa eskiden içinde oluyordu. Bu sayede tarihi yarımada, Beyoğlu hatta Şişli’ye kadar olan kesimden basınç azaldı. Yeni gelişmelerle yeni alanlar yaratıldı. Bunları olumlu görmek gerek.

Vs.: “Mimarların çoğu batının standartlarını uygulamayı çağdaşlık sanıyorlar. Oysa önemli olan evrensel çağdaşlığa yerel derinliği kazandırmak” diyorsunuz. Bu nasıl mümkün olabilir?

Modern mimarlığın ortaya çıkmasıyla birlikte bir yapım kolaylığı da ortaya çıktı. Herkesin kolonlar kirişler arasına duvarlar koyarak bina yapmasıyla İstanbul’un bugünkü karmaşık mimari görünümü ortaya çıktı. Bu modern mimarlık değil modern mimarlığın istismar edilmesi. Modern mimarlığın bir ucunda minimalist bir yaklaşım var, yani yapıyı yalnızca strüktür ve deri olarak gören bir yaklaşım. Bir de kaynağını kültürden alan bir mimarlık tutumu var. Modern mimarlığın içinde kendi kültürü sayesinde uluslararası ortama çıkmış birçok mimar var ama Türkiye’den yok. Türkiye’den buna en çok yaklaşan mimar Sedat Eldem. Çünkü Sedat Eldem Türk mimarlık değerlerini bir şekilde taklit etmeden, soyutlayarak uygulayan bir mimar olarak, benim çabalarımla uluslararası literatüre de girdi. Dünya genelinde Finlandiya’da Alber Alto var. Onun yaptığı binaların hepsi modern ama modernliğin içinde Fin tadı var. Charles Correa’nın binalarında Hindistan yorumu var. Alvaro Siza’nın binalarında Portekiz yorumu var. Bunların hepsi modern mimarinin kurallarından sapmadan kendi kültürünü eklemiş kişiler. Burada soyutlama yani taklit etmek değil, mekan anlayışını yeni bir düzeye getirmek en önemli konu. Turgut Cansever’in Ankara’da yaptığı Türk Tarih Kurumu yapısı çok önemlidir ama bu yapıda herhangi bir Türk öğesi yoktur. Yalnızca Ankara taşı ve Ankara evlerinin avlulu konfigürasyonu vardır. Tamamıyla soyutlanmış ve dolayısıyla literatüre girmiş önemli bir yapı. Bu soyutlamayı yapabilmek çok önemli. Mimarlığı nitelik olarak hiçbir zaman Türk yapmıyor ama Anadolu yapabilir. Türk bu toprakları kullanan ırka verilen ad, Anadolu ise bunların harmanlandığı bir yer. Ben hep bu zorluğa dikkat etmeye çalıştım. İstanbul’da Amerika’dan ve Avrupa’nın 3. sınıf kentlerinden taklit edilen gökdelenler var. Bunların ne iyi mimarlıkla ne de Anadolu mimarlığıyla ilgisi var. Bunların özgün olarak çıktığı yerlerde örneğin Chicago’da, New York’ta bir gökdelen geleneği var. Kendi içinde dilini oluşturmuşlar. Biz bu süreci yaşatamadık ama meraklıları var.



 
Vs.: Bu konuda çalışmalarını beğendiğiniz mimarlar kimler?

50 yaş seviyesinde olan olgunlaşmış mimarlardan ve genç mimarlardan oldukça ümitliyim. Han Tümertekin, Emre Arolat, Murat Tabanlıoğlu, Nevzat Sayın başarılı çalışmalar yapıyorlar. Bir arayış içindeler ve bir araya gelecekler. Bir önceki nesilde Turgut Cansever, Cengiz Bektaş, Ersen Gürsel gibi isimler çok iyi çalışmalar yaptı. Geleneği alıp yorumladılar ama bunu yaparken tekrara düştükleri de oldu. Geleneksel biçimleri alıp özünü göz ardı ettiler. Bu onların da suçu değil çünkü çoğu zaman otel türü binalar yapmak durumunda kaldılar. Otele bir kültürü sığdırmak o kadar kolay değil. Belki bir kamu yapısında denenselerdi daha farklı olabilirdi.

Vs.: Türkiye’deki mimar sayısı yaklaşık 40 bin. Sizce bu rakam bugünün hızla büyüyen gayrimenkul sektörünü ele aldığımızda yeterli mi?

Mimarlık mesleğinin öyle bir niteliği var ki birçok iş yapabilirsiniz. Yapı kontrolünde olan, müteahhitlik yapan, inşaat malzemesi satan, araştırma yapan, eğitim veren, tasarım yapan mimarlar var. Tasarım yapan mimarlar çok az ve nitelikleri de tartışılır. Yalnız Türkiye’de mimar elinden çıkan yerler yüzde bir bile değil. Bütün sorun orada yatıyor. Örneğin İspanya gidin, Barselona’da Madrid’de her apartmanın mimar elinden çıktığını görürsünüz. Mimara güvenmek ve inanmak gerek, ama Türkiye’de biri hasta olduğunda doktor olur hemen, biri bir bina yaptığında mimar olur. Bu çok başımıza gelmiştir. Mimara bir müşteri gelir ve istediği her şeyi tarif eder, mimardan yalnızca çizmesini ister. Mimarların ciddiye alınmaları ve özgür bırakılmaları gerekiyor.

Vs.: Yabancı yatırımcıların Türkiye’ye ilgisiyle birlikte yabancı mimarlık ofisleri de Türkiye’ye gelmeye başladı. Türk mimari büroları yetersiz mi kalıyor?

Birçok konu var orda. Biri şu, biz bir Türk mimar yurtdışında bir iş alınca çok seviniyoruz. Eğer biz bundan gurur duyuyorsak başkalarına da bu imkanı sağlamalıyız. Sınırların olmaması gerek. İkinci konu ise Türkiye’de mimarlık mesleğinin gerilemesi. Çünkü mimarlık üretimi çok teknik hale geldi. Yapım süreci çok hızlandı. Eskiden 10 yılda biten binalar şimdi bir yılda bitiyor. Bu yapım sürecinin hızlanması projeyi çok teknik düzeye getirdi. Eskiden bir yapının statik, elektrik, mekanik ve dekorasyon olmak üzere dört projesi olurdu. Şimdi öyle değil. Havalandırma, suyu yeniden kullanma, akıllı bina gibi pek çok proje var. Yapıyı ne kadar ucuz üretir, ne kadar az enerji kullanırsanız o kadar iyi. 1980’lerden sonra büyük binaların çoğu yabancılar tarafından yapıldı. Mimarlık ortamı bir şekilde gafil avlandı. Bunun nedeni ise Türkiye’de proje ücretlerinin çok az olması. İyi bir ürün almak için iyi bir proje parası vermelisiniz. Bizim işverenimiz Amerikalı mimara proje parası veriyor da neden Türk mimara vermiyor? Bu ciddi bir eleştiri konusu. Türk mimarları iş almak için kıyasıya fiyat veriyorlar ve proje pazarı oluşmuyor. Bu proje pazarını oluşturup korumak Mimarlar Odası’nın görevi olmalı. Mimarlar pek sahiplenilmiyor.



 
Vs.: Son yıllardaki toplu konut projelerini, yüksek bloklar içinde dış çevreden soyutlanmış yaşamlar sunan siteleri nasıl buluyorsunuz? İnsanların konut anlayışı mı değişti, yoksa bu bir pazarlama stratejisi mi?

Bence hepsinin bir karmaşası ama sağlıklı değil, yanlış buluyorum. Sosyal olarak kutuplar oluşturuluyor. Kilitli kapılı topluluklara giremiyorsunuz. Bir insanın kendi sokaklarında dolaşamaması gibi bir şey olamaz. Bunu güvenlik, kimlik, ayrıcalık adına yapıyorlar ama bu yapılaşma çok yanlış, kentin kentli tarafından sahiplenilmesi gerek. Bu da kent kültürüyle olur. Ne polisiye tedbirlerle güvenliği sağlarsınız ne de kendinizi bir yere kilitlemekle. Bence site türü, kendine özgü güvenliği olan ortamlar kenti parçalara bölüyor ve bütünlüğünü yok ediyor. Kentlerimizde nitelikli çevreler haline getirilmesi gerekiyor. Şimdilik öyle bir çalışma yok, insanlar üst üste istifleniyor. Ne komşuluk gelişiyor ne de paylaşım sağlanıyor. Onun alternatifi ise yüksek yoğunluklu düşük katlı binalardır. Bahçesiyle avlusuyla herkesin toprağa erişebildiği ama yüksek yoğunlukları kaplayan binalar.



 
Zorlu Center kentle bütünleşecek

Zorlu Holding’in Zincirlikuyu’daki arazisi üzerine yapılacak yaşam alanı bir düzenlenen mimari yarışma sonucunda belirlenecek.Model, hem Türk mimarlar, hem yabancı mimarlar, hem de Türk-yabancı konsorsiyum mimarların bir araya gelmesinden oluşuyor.

Uluslararası mimarlık camiasının ilgiyle izlediği bu süreci Süha Özkan yönetiyor. Uluslararası Mimarlar Birliği’nin yarışma komitesinde görev alan Özkan, sekiz dönem (24 yıl) boyunca Ağa Han Mimarlık Ödülleri’ni yönetti. Özkan, bu tür projelerde en önemli kriterin kimsenin tartışmayacağı, kabul edeceği, açıklanmış belgelerle oluşması ve yarışma şartnamesinin kurallarının çok açık bir şekilde belirtilmesi olduğunu söylüyor.

Vs.: Projenin ana çizgileri nasıl belirlendi? Nasıl bir yönetim süreci işledi?

İstanbul’a ne verebileceğimize, nasıl bir eser ortaya çıkarabileceğimize odaklandık. Bunu yaparken İstanbul gibi yoğun trafiği olan bir şehirde, bu projeyle trafiği nasıl olumlu etkileyebileceğimizi de dikkate aldık. Burada tümüyle karma bir yaşam tarzı düşünüldü. Karma kullanımın iyi tarafı içinde yaşayan bir nüfusun olması. Özellikle Zincirlikuyu metrosu ile bağlantı sağlandığı zaman oraya zaten büyük bir yaya akımı olacak. İçinde binlerce kişinin yaşadığı bir ortam da söz konusu. Bu çalışma birtakım ilklere imza atacağı gibi birtakım çözümlere de örnek olacak. Çünkü arazi bir ada niteliğinde. Açıldığında alt ve üst geçitlerle kentle bütünleşmiş bir alan olacak. İçinde açık alan miktarı düşünülenden çok fazla. Hem park olarak hem de platform olarak açık alanlar var. Doğrudan kentlinin gidip kullanabileceği çok güzel plazalar, platformlar var. Bu konuda yetkin kişileri davet ettik. “Çok yüksek standartlar koymuşsunuz, bunu yapabilecek mimarlar var mı” şeklinde eleştiriler aldık ama 87’si Türk olmak üzere 117 başvuru oldu. Vs.: Yarışmalarda eserleri değerlendirmede en önemli kriter nedir? Bir yarışmayı yönetmek için gereken anahtar sözcük “adalet”. Bu da ancak açık, şeffaf bir süreçle olabilir. Yarışmacıların projelerini açıkça sundukları, eleştirileri açıkça aldıkları ortamda gizli kapaklı bir şey kalmıyor. Bir de yarışmayı değerlendirenlerin yarışanlardan daha üst kalibrede olması gerekiyor. Örneğin Zorlu Holding’in yarışmasına jüri üyeliği için dünyaca ünlü mimarlardan Charles Correa ve Fumihiko Maki’yi getirdik. Türklerden ise çok genç ve bilgili bir mimar ve ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanı Haluk Pamir’i aldık. Charles Correa ve Fumihiko Maki’nin dünyada almadıkları ödül yok. Charles Correa jürisinde olduğu için Pritzker Ödülü’nü alamamış bir mimar. Bu insanların yaptığı değerlendirmeye kimsenin bir şey demesi mümkün değil. Böyle jüri üyeleri olduğu sürece yarışmanın adaleti sağlanmış oluyor.

Vs.: Yarışma süreçlerini yönetirken nasıl bir yol izliyorsunuz?

Öncelikle kimsenin tartışmayacağı, kabul edeceği, açıklanmış belgelerle oluşması ve yarışma şartnamesinin kurallarının çok açık bir şekilde belirtilmesi gerekiyor. Bunu uluslararası düzeyde yapabiliyorum çünkü hem Uluslararası Mimarlar Birliği’nin yarışma komitesinde çalışıyorum hem de 24 yıl yani sekiz dönem Ağa Han Mimarlık Ödülleri’ni yönettim. Bu yarışmaya her dönem 400 ile 600 arası aday alınıyor ve 6 ile 12 arasında ödül veriliyor. Bu 500’den fazla kırık kalp olduğu anlamına geliyor. Bu insanları kazanmanın tek yolu sürecin adil olduğunun, hedeflerin belirlendiğinin, hangi projenin neden seçildiğinin anlatılması ile olur. Ancak projesi ne kadar güzel olursa olsun onların içinde çok başka dinamikler var. Dünyanın bu konjonktüründe yarışmaların yüzde 70’ini Çinliler kazanıyor. Çünkü zamanları var, çok çalışıyorlar, iyi çalışıyorlar ve çok miktarda proje yolluyorlar. Ancak Türkiye’de Zorlu Holding’in arazisi gibi duyarlı bir işi Çinli bir mimara verirseniz onun İstanbul’u anlatması birkaç yıl sürer.