Gezi: Zaman Nambiya'da Durdu
Tasarim: Biyotaklit Tasarim
Damak Tadi: Kahve
Endüstriyel Tasarim: Özlem Yalim
Kariyer: Kariyer'in Okulu: MBA
Sanat: Asli Deniz Helvacioglu
Psikoloji: Yaratici Deliler





Doğanın insan tarafından taklit edilmesi anlamına gelen biomimikri, insan icatlarını sorgulatıyor. Biraz araştırıldığında, kertenkele, tavuskuşu ya da timsah karşımıza birer mucit olarak çıkıyor. Örneğinin vites kutusunu ilk keşfedenler sinekler! Fiberglas teknolojisini ise timsahlara borçluyuz!

Doğa ve teknoloji kavramları çoğu kez birbirinin karşısına konur. Yani genel algı teknolojik olanın doğal olamayacağı yönündedir. Ya da tam tersi, doğal olanın teknolojik olamayacağı… Ancak, bunu yadsıyan bir kavram var ortada ve günden güne daha da beliriyor, örnekleriyle hayatımıza giriyor: Biyomimikri (biomimicry) ya da biyotaklit. Biyomimikri, doğadaki modelleri inceleyen, sonra da bu tasarımları taklit ederek veya bunlardan ilham alarak insanların problemlerine çözüm getirmeyi amaçlayan yeni bir bilim dalı. İnsanların doğada bulunan sistemleri taklit ederek yaptıkları maddelerin, aletlerin, mekanizma ve sistemlerin tümünü ifade ediyor. En basit haliyle, insanın doğadaki kusursuz sistemleri taklit ederek tasarım yapması anlamına gelen biomimikri "canlı benzeşimli" ürünleri kapsıyor. Yani insan icadı sandığımız, çağlara damga vuran, insanlık tarihinde dönüm noktaları olan çoğu şeyin mucidi doğanın ta kendisi aslında.

İnsanoğlunun tek yaptığı da doğayı model almak, telif ödemeden tasarım kopyalamak! Uçağın, kuşların uçuş sisteminden esinlenilerek tasarlandığı bilinen bir örnek. Uçağın mucidi olarak kabul edilen Wright kardeşler, Kittyhawk adındaki uçaklarının kanatlarını yaparken akbaba kanatlarının tasarımını örnek almışlar. Ya da helikopterin uçuş mantığının yusufçuk adlı böcekten kopyalandığı da akla ilk gelenlerden. Helikopter, uçuş sistemini, havada asılı kalabilmesini yusufçuğun doğal sistemine borçlu. Günümüzde mimariden tekstile her alanda biyomimikrinin izleri görülüyor.


 
Kertenkeleden ilham alan kumaş

Doğadan esinlenilerek yapılan tasarımların tekstildeki son örneklerinden biri "geko" denen bir kertenkele türünden hareketle üretilen mobilya örtüleri. Geko, tutunduğu yerden düşmemesiyle tanınıyor. Düz duvara tırmanabilen bu hayvan, tavanda bile yürüyebiliyor, asılı durabiliyor. Gekolar bunu vakum ya da doğal bir yapışkanla değil, düşük bir statik elektrik kullanarak yapıyorlar. Yani, tırmandıkları yüzeye, düşük bir statik elektrik uygulayarak, düşmeden, kaymadan durmayı başarabiliyorlar. Tekstil tasarımcıları gekonun bu özelliğinden hareketle, örtüldüğü yere statik elektrikle tutunan kumaşlar üretiyor. Mobilyanın üzerine zahmetsizce serilen geko taklidi örtüler kolay kolay sıyrılmıyor, toplanmıyor, mobilyanın orijinal kaplaması gibi görünüyor. Böylece birkaç çeşit mobilya örtüsüyle, koltukların orijinal kaplamalarına mecbur kalmadan değişiklik yaratabiliyor, istediğiniz zaman evin görünümünü tümden değiştirebiliyorsunuz. Eğer sıkılırsanız tek yapmanız gereken yenisini almak.

Tavus kuşundaki illüzyon

Biyomimetik örnekler yalnızca tekstil alanında değil, farklı birçok sektörde karşımıza çıkıyor. Bunların arasında ilginç bir örnek de tavus kuşları model alınarak üretilen levhalar. Tavus kuşları, çiftleşme döneminde ve herhangi bir tehditle karşı karşı kaldıklarında, kuyruklarında bulunan telekleri açıp görsel bir şov yaparlar. Ortaya çıkan manzara bin bir rengi barındıran renk skalasını andırır. Aslında, tavus kuşunun tüylerinde yalnızca bir renk pigmenti bulunuyor. O da kahverengi. Peki nasıl oluyor da, kahverengi tüyler göz alıcı renkler haline geliyor? Tavus kuşunun bu hilesinin sırrı, tüylerinde bulunan keratin proteininin güneş ışığını çeşitli şekillerde kırıp yansıtması ve böylece o kahverengi tüylerin, göz kamaştırıcı renkler alması.

İşte, burada da biomimikri devreye giriyor. Örneğin, bir Japon bilim adamı, bu bilgiyi trafik ve okul ikaz levhalarında kullanıyor. Tavus kuşunun sahip olduğu bu yeteneği, levhalara aktaran bilim adamı, yeniden kullanılabilir ve toksik olmayan, tamamen ışığın yansımasıyla renk kazanan levhalar üretiyor. Norveçli başka bir bilim adamı ise bu bilgiyi, bilgisayar ekranlarında kullanıyor.


 
Fiberglas'ın kaynağı timsah

Fiberglas tekniği, teknolojide 20. yüzyılda kullanılmaya başlandı. Ancak bu malzeme canlılarda var oldukları ilk günden beri mevcut. Örneğin timsahın derisi fiberglas ile aynı yapıda bir malzeme. Bilim adamları okun, bıçağın ve hatta bazen kurşunların bile işlemediği timsah derisinin neden bu kadar sağlam olduğunu yakın bir zamana kadar bilmiyorlardı. Konuyla ilgili yapılan araştırmalar çok ilginç sonuçlar verdi: Timsahın sırt derisinde özel bir doku bulunuyor. Bu dokuya sağlamlığını veren malzeme, içinde kullanılan kolajen protein lifleri. Bu liflerin özelliği ise dokuların içerisine eklenerek dokunun yapısını güçlendirmeleri. Günümüzde fiberglas mimari, otomotiv, deniz taşıtları üretimi gibi birçok alanda kullanılıyor. İlginç bir örnek de otomobillerin şanzımanı, yani vites kutusuyla ilgili. Vites kutusu, bir aracın hızı değiştiğinde motorun en verimli şekilde kullanılmasını sağlıyor. Örneğin sinekler, normal bir uçuş sırasında, havada üç aşamalı hız sağlayan doğal bir vites kutusu kullanıyor. Bir sinek bu sistem sayesinde kanatlarını istediği hızda çırparak aniden hızlanabiliyor veya yavaşlayabiliyor. Vites kutuları da doğadakilerle benzer bir prensiple çalışıyor.

Nilüferden cam saraya

Biyotaklit örneklerin sık görüldüğü dallardan birisi de mimari. 1800'lü yıllara uzandığımızda, Londra'da, 1851'deki 1. Dünya Fuarı için inşa edilmiş olan, "Kristal Saray"la karşılaşıyoruz. Kristal Saray, cam ve demirin bir araya gelmesiyle oluşturulmuş bir teknoloji harikasıydı. Bu saray 35 metre yüksekliğindeydi ve yaklaşık 7500 metrekarelik bir alan kaplıyordu. Ayrıca 30x120 cm. boyutlarında, 200 binden fazla cam panel içeriyordu. Saray, Joseph Paxton adındaki bir peyzaj mimarı tarafından tasarlanmıştı. Paxton bu yapısında fikir olarak, zarif görünümüne karşın insanları bile üzerinde taşıyabilecek kadar kuvvetli, kocaman yapraklara sahip olan "victoria amazonica" adındaki nilüfer çiçeğinden esinlenmişti. Paxton bu yaprakların altını incelediğinde, bunların kaburga benzeri bir yapı ile desteklenmiş olduğunu fark etti. Yaprağın merkezinden çevreye doğru yayılan lif şeklinde uzantılar vardı. Bu uzantıların arası da çaprazlamasına yerleşmiş bir doku ile destekleniyordu. Paxton nilüfer yaprağındaki kaburgaya benzer yapıyı demir taşıyıcılarla, yaprağın asıl dokusunu ise cam ile özdeşleştirdi. Bu sayede, cam ve demirden yapılma, hafif ama aynı zamanda geniş bir alanı kaplayacak kadar sağlam çatılı bir bina yapmayı başardı.


 
Jeodezik kubbe

Mimariden başka bir örnek de kubbe tasarımları… İnşaat ve mimaride genellikle yaygın ve düz yüzeyler tercih ediliyor. Oysa doğada bu tip yüzeylere daha çok eğrisel yerleşmiş lifler arasında rastlayabiliyoruz. Örneğin muz bitkisi böyle bir yapıya sahip. Mimarlar ve inşaat mühendisleri muzun bu formunu kullanarak "jeodezik kubbe" olarak adlandırılan yapı tarzını geliştirdiler. Jeodezik kubbe sayesinde, büyük mekanları az malzeme kullanarak kapamak mümkün oldu. Üstelik bu sistemle mekanın içi bol miktarda gün ışığı alabiliyor ve sistem çok çabuk bir şekilde monte edilebiliyor. Bu nedenle bu yapı daha çok sera ve fuar alanı inşasında uygulanıyor.

Termitlerin doğal kliması

Bitkiler gibi, doğada bulunan birçok canlı da mimari yapılara esin kaynağı olabiliyor. Bunların en ilgi çekici örneklerinden biri Zimbabwe'deki Eastgate Centre. İçinde alışveriş merkezi ve ofisleri barındıran yapı, tamamen doğal yöntemle soğutulacak şekilde tasarlanmış. Bu bina, termit de denen akkarıncaların oluşturduğu tümseklerin model alınmasıyla tasarlanmış ve dünyanın ilk doğal soğutmalı binası. Termit tümsekleri, yanlarında alçak hava basıncı barındıran bacalara sahip ve bunlar sayesinde hafif rüzgarları bile rahatlıkla içlerine alabiliyorlar. Termitlerin açtığı tünel yardımıyla sıcak hava yapıdan dışarı çıkıyor ve bu yolla tümseğin havalandırılması sağlanmış oluyor. Eastgate Centre da aynı yöntemle havalandırılıyor.

Suda yaşayan organizmalar olan ışınlılar ve diatomlar da eşsiz birer mimari yapı kataloğu niteliği taşıyor. Günümüzde de birçok mimar, projelerini bu canlılardan esinlenerek hazırlıyor. 1976'da Kanada'nın Montreal şehrinde kurulan EXPO 76 fuarındaki ABD pavyonu bu yapılara bir örnek. Pavyonun kubbesi tasarlanırken ışınlılardan esinlenilmiş. Tüm bu örnekler bize, her türlü ürün tasarımında karşımıza çıkan ve bilim dalı olarak kabul edilen biyomimikrinin, geleceğin tasarım anlayışına da damgasını vuracağını gösteriyor.


 
Cırt cırtın atası pıtrak

1940'larda, İsveçli mucit George de Mestral, köpeğiyle eve dönerken pantolonuna ve köpeğinin tüylerine takılan pıtrak bitkilerini fark ediyor. Bu pıtrakların tutunma özellerini mikroskopla inceleyince yüzlerce minik çengelden oluşan yapıyı keşfediyor. Daha sonra bu yapıdan hareketle "velkro" denen ürün üretiliyor. Bu ürün, özellikle ayakkabılardan tanıdığımız cırt cırtlı banttan başka bir şey değil. Velkro (velcro), Fransızca'da kadife anlamına gelen "velour" sözcüğü ile örgü anlamına gelen "crochet" sözcüğünün birleşiminden oluşuyor. Bu bandın patentini alan şirketin adı da Velcro.

Örümcek ağından mimari tasarım

Bazı örümceklerin kurdukları ağlar, çalıların üzerine bırakılmış bir örtüye benzer. Zemin boyunca yayılan ağ, çalıların uçlarına tutturulan gergin iplikçiklerle taşınır. Bu taşıma sistemi, örümceğe, sağlamlıktan ödün vermeden, oldukça geniş bir alanda ağ kurma imkanı tanır. Bu yöntem, büyük mekanların üstünü kapamak amacıyla insanlar tarafından birçok yapıda taklit edilmiş.

Bu yapılar arasında Cidde Havaalanı Hac Terminali, Münih Olimpiyat Stadyumu, Sidney'deki Ulusal Atletik Stadyumu, Kanada ve Münih'teki hayvanat bahçeleri, ABD'de Denver Havaalanı ve Cambridge'teki Schlumberger Araştırma Merkezi binası bulunuyor.