Akin Öngör
Ali Nesin
Ayaküstü Söylesi
Yazar: Yaprak Özer





Aşağıdaki yazıyı sıradan bir günde yazdım. Karşımda sıradan bir haber bülteni yayındaydı. Olağandışı bir şey yoktu. Ya da şöyle mi desek; her haber sıradanlaşmış bir olağanüstü durumu anlatıyordu.

Haber bülteni dünya liderlerinin katılacağı G-8 toplantısı ile bu toplantıya damgasını vuran küresel ısınma konusuyla açıldı. Görüntülere liderlerin kalabalık kitleler tarafından protesto edildiği yansıdı. İkinci haber güney sahillerimizdeki kirlilik ve Ölüdeniz'in fiilen ölü bir deniz olduğuna ilişkindi. Takip eden haberler arasında Birleşmiş Milletler'in dünya genelinde bazı tarihi bölge ve eserleri koruma altına alarak "dünya mirası" ilan ettiği vardı. Dünya mirasından beşi Türk topraklarında. Haber Türkler'in dünya mirasına gerektiği gibi bakmadığı anafikrinde bir cümleyle son buldu. Dikkatimi çeken son haberin başlığı "Zombi Toplumlar"dı. İnsanoğlu eskiden dokuz saat uyurken, artık ortalama altı saat uyuyor, onun için zombi gibi dolaşıyormuş. Yeni hayat şeklimiz nedeniyle daha çok çalışıyor ve yaratıcılığımızı kendi ellerimizle öldürüyormuşuz.


 
Sıradan bir olağandışı resim!

Bir sıradanlık daha size: Bu yıl içinde yapılan bir kamuoyu araştırması dünya üzerinde küresel ısınmaya inanan kişilerin oranını yüzde 80'lerde gösteriyor. Yüzde 80, çok ciddiye alınması gereken bir inanç düzeyi... Kafamı karıştıran ise küresel ısınmaya karşı bu kadar duyarlıysak, sonuçlarından endişe ediyorsak, gelecek nesiller için korkuyorsak, neden hala eskisi gibi yaşamaya devam ediyoruz? Sizin duygularınız ne yönde? Bu küresel ısınma bizi daha çok idare eder diye mi düşünüyorsunuz? "Benden sonra tufan" mı diyorsunuz yoksa?

İşte şimdi vereceğim haber neresinden bakarsanız bakın pek sıradan değil, ama buna da alışacağız. Haber, Avrupa'da cesetlerin çürümediğini söylüyordu. Midesi kaldıranlar başlıktan sonrasına devam etme cesaretini göstermiş olabilir. Okumayıp merak edenlerin yardımına koşuyorum hemen... Haberin kaynağı Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Barbaros Çetin'di. Çetin, uluslararası referans ve çalışmaları da olan değerli bir biyolog.

Bu bilim adamı özetle şunu anlatıyor: Avrupalılar son yıllarda yüksek miktarda koruyucu katkı maddesi olan hazır gıdalarla besleniyor. Bu yiyecekler vücutta bir tür mumyalanmaya neden oluyor. Cesetler ekosisteme dönemiyor. Mumya etkisi ekosistemi koruyan toprak altındaki ayrıştırıcıların yaşamını etkilemiş. Vücudumuza sorgusuz sualsiz kabul ettiğimiz kimyasallar ayrıştırıcıları yok ediyormuş. Yalnızca bu dünya için değil, yaşamdan eteğimizi çektikten sonrası için de doğal beslenmek önemli anlayacağınız.


 

Aslında madem konu sıradan olağandışı haberlerden açıldı, böyle devam etmek istiyorum. Son günlerde birbirinden ilginç ve garip olaylar gözlemliyoruz. Sosyal bilgiler, tarih, coğrafya kitaplarında Ankara'ya karasal İç Anadolu ikliminin hakim olduğunu yazar. Ancak artık -di'li geçmiş zaman kullanmamız gerekiyor. Küresel ısınmaya bağlı olarak Ankara artık yarı ılıman bir iklime sahip. Öyle ki papağanlar bile yaşayabiliyor. "Yeni Dünya" meyvesini bilir misiniz? Çok yaygın satılan ve sevilen bir meyve değildir. Akdeniz'de yetişir. Artık Ankara'da da yetişebiliyor. Ankara'nın iklimi değişti.

Bundan üç yıl önce 19 Mayıs'ta Ilgaz Dağları'na üç saat kar yağdı. Bir süre önce Marmaris'i çekirgeler istila etti. Bu yıl ağaçlarda hem çiçek hem meyve hem de yaprak bir aradaydı. Çiftçiler buğdayların büyümeden başağa döndüğünü ve içinin boş olduğunu söylüyor. Neler oluyor? Son 40 yılda aşırı kirlenme, ekolojik şartların değişimi nedeniyle canlı türleri arasında göç yaşanıyor. Örneğin, Akdeniz'e yabancı balık türleri göç ediyor. Balıkçıların "kadife" ya da "kedibalığı" dediği balıklar, Akdeniz'de birçok balığın yavrusunu yediği için bazı balık türü yok oluyor. Bir kuş her gün ağırlığı kadar böcek yer, kuşlar olmazsa gezegeni böcekler sararmış. Diğer yandan yeryüzündeki tohum veren bitkilerin bir kısmı böcekler, bir kısmı da rüzgarlar aracılığıyla dölleniyor. Biyoloji derslerinden anımsayacağınız gibi böcekler olmazsa ekosistem çökebilir. Aslında yeryüzünde çok sayıda böcek ve kuş türü var. Kimyasallar, çevre kirliliği ve zamansız avcılık yüzünden her ikisinin de popülasyonu hızla azalıyor. Arıların hızla yok olduğunu duymuş muydunuz? Kene yüzünden meydana gelen ölüm haberlerinin dikkatinizden kaçmadığnı düşünüyorum. Neden biliyor musunuz? Keneleri yiyen böcek türleri azalıyor, bu yüzden keneler çoğalıyor, hayvanlar yetersiz kaldığı için keneler insanlara saldırıyor.


 

Van Gölü'nün üç katı kadar olan bir sulak alanı yok ettiğimiz için artık eskisi gibi meyvecilik yapamıyoruz. Sulak alanlar, meyvelerin çiçeklenme döneminde donmasını engelliyor. Sulak alanları yok ettiğimiz için sık sık don yaşanıyor, yüz binlerce ağaç kuruyor. Akdeniz sediri, yalnızca Toroslar'da bulunan bir ağaç türü. Bölgedeki sulak arazi kuruyunca tavuk böceği yüzde 500 artmış. Sedir ormanları tehdit altındaymış. Peki ne yapacağız? Hem çok basit hem de oldukça zor bir yanıtı var bu sorunun. Söylemesi kolay, yapması zor: Yaşam felsefemizi değiştirmemiz gerekiyor!

İtiraf edelim, hiçbirimizin bir yaşam felsefesi yok. Bir görüş yaşam felsefesinin gelişmiş ve zengin toplumlarda yeşereceğini söyler. Çünkü onların karnı toktur, asgari ihtiyaçlarını karşılamış olacakları için yaşam felsefesini düşünmeye zaman ayırabilirler. Diğer bir görüş, yaşam felsefesi oluşturmak için zengin olmak gerekmediğini söyler, iç bütünlüğümüzün olmasını yeterli bulur.

Ben kampları siyah ve beyaz olarak seçmek niyetinde değilim. Ancak yaşam felsefesi oluşturmak için içsel bütünlük olması gerektiğine inanıyorum. Atalarımızın içinde bulundukları şartlara aldırmadan kendi bedenlerine de, dünyaya da daha saygılı bir yaşam sürdürdüklerini unutmayalım.


 

Yaşam felsefesi eğitimle gelir. Eğitimle gelmiyorsa zorla da getirilebilir. Ben zor kullanmayı sevmesem de takip eden cümleleri bayıla bayıla bir tür zor kullanma yöntemi olarak kullanacağım: Her birimiz geçmişe oranla ekonomik olarak geliştik. Daha iyi arabalara biniyor, daha güzel evlerde oturuyor, tüketim skalamızı genişletebiliyoruz. Küçük bir ayrıntı: Penceremizi açtığımızda temiz hava ve içecek suyumuz yoksa yaşamın bir anlamı var mı? Çocuklarımızı en iyi okullara gönderebiliyor, onların gelişimi için pek çok fedakarlığı göze alabiliyoruz. Ancak bu yatırımı yaptığımız çocuklarımızın yaşayacak bir mekanı olmayacak. Doğayı onlardan da kendimizden de esirgiyoruz. Biz doğaya sahip çıkamadık, doğanın bize sahip çıkmasını beklemek sizce mümkün mü?

Yerli yersiz pek çok felsefeden ve ilkeden hatta ilkesizlikten söz edilen günleri yaşıyoruz. Türkiye seçim döneminde geleceğini tartışıyor. Bir tek şeyi tartışmıyor: Yaşam felsefesi. Ne acı değil mi?