Illüzyonlar Gerçek Olsa
Geri Dönüsüm: Bir Tasla Üç Kus
Futbol A.S.
Aikido: Sevgi Sanata




Türkiye'de birçok nesil ekonomik, siyasi ve sosyal illüzyonlarla büyüdü. Su zengini, genç nüfuslu, tarım cenneti ve turizm harikası Türkiye... Gerçekten de su zengini miyiz? Tarımda kendimize yetebiliyor muyuz sahi? Turizm cenneti olduğumuz doğru mu? Ya da genç nüfusla daha ne kadar övünebileceğiz?

Türkiye'de çocukluğunu, gençliğini, bilgi alışverişi ve haberleşmenin kısıtlı kaynaklarla yapıldığı yıllarda tamamlayan neslin şimdilerdeki yaş ortalaması 35. Yani, şairin deyişiyle, yolun yarısında olanlar okul sıralarından itibaren öğrenmişlerdir ki, Türkiye tarım cennetidir, Konya da tahıl ambarı. Evet, Türkiye bir sanayi üssü olmayabilir ya da teknoloji devi... Ama dünyanın tarımda kendi kendine yeten yedinci ülkesidir! Yani ekmek her an ceptedir. Peki ya su? En azından bir neslin kafasına yerleştirilen, su konusunda da şanslı bir ülke olduğumuzdur. Yani Türkiye su zenginidir, üç yanı sularla çevrili bir yarımadadır Anadolu. Dört mevsimin bir arada yaşandığı, dünyayı kendine çeken tatil cennetidir. Taşı toprağı altın değildir ama, dağı yamacı sudur! Yaşamak için gereken temel unsurlardan ikisi, ekmek ve sudan yana hiçbir sorunu olmadığını bilmenin huzuru içinde yaşar gider bir nesil. Ve Türkiye her daim genç işgücünün merkezi olacaktır. Genç nüfus sermayemizdir!

Peki bunlar gerçekten doğru mu? Yoksa, Türkiye adının önüne, "tarımda kendine yeten ülke", "su zengini", "genç işgücünün kadim merkezi" ve "turizm cenneti" nitelemelerini eklemek bir yanılsama mı?


 
Çiftçi destekle ayakta

Yıllar yılı Türkiye'nin tarım ürünlerinde dünyanın kendi kendine yeten yedinci ülkesi olduğu söylendi, yazıldı, çizildi. Yeri geldi, tarımın sürekli büyüdüğüne dair bakanlık düzeyinde açıklamalar yapıldı. Oysa dünya tarımına genel bir bakış, durumun böyle olmadığını görmeye yetiyor. ABD ve AB başta olmak üzere gelişmiş ülkeler, Brezilya, Hindistan, Çin, Kenya gibi gelişmekte olan ülkelere karşı tarımda üstünlük kurmanın savaşını veriyor. Gübre, ilaç, tohum gibi temel tarım girdilerinde söz sahibi olmanın dışında, bu ülkelerin şimdiki amacının tarımsal üretimde ve ticarette söz sahibi olmak, tarımda "yeni bir dünya düzeni" oluşturmak olduğu iddia ediliyor. Türkiye'de ise hala düşük verimlilikte üretim yapılıyor.

Dünya Bankası tarafından hazırlanan ve 9 Mart 2004 tarihinde yayınlanan "Türkiye: Tarımsal Sektör Destekleme Reformunun Etkilerine Bir Bakış" başlıklı değerlendirmeye göre, Tarım Reformu uygulama sürecinde 1999-2002 yılları arasında, tarım kesimine kaynak aktarımında 4.3 milyar Dolar'lık bir azalma oldu, tarımsal gelirde yüzde 16 kayıp gerçekleşti ve tarımsal sübvansiyonlarda da 5.5 milyar Dolar'lık bir azalma görüldü. Aynı rapora göre, tarımsal üretimde yüzde dört oranında azalma ortaya çıkarken, tarımsal kârlılıkta düşüş görüldü ve çiftçi kesimi 1.45 milyar Dolar net kayba uğradı. Ayrıca, tarımsal fiyatlarda reel yüzde 13'lük düşüş yaşandı. Tüm bu veriler, Türkiye'nin son dönemde Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ülkeleri arasında tarımını en az destekleyen ülke durumuna getirildiğini gösteriyor.


 

2004 yılında Bakanlık, ithalat ve ihracat rakamlarından yola çıkarak tarım sektörünün büyüdüğünü açıklıyordu. Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, iki ay önce, Türkiye'nin tarım ürünlerinde geçmişte dünyanın kendine yetebilen yedi ülkesinden biri olduğu söyleminin doğru olmadığını duyurdu: "Kapıları kapatıp, kaliteli üretimi görmezden gelir, dünya rekabetini dikkate almazsanız, kendinize yeter gibi görünürsünüz ama bu doğru değildir." Bakanın sözleri gerçeğin gözler önüne serilmesi anlamına geliyor.

Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) tarafından yapılan araştırmalar da, bırakın Türkiye'yi, Türk çiftçisinin bile kendine yetemediğini gösteriyor. TMO, buğday eken Türk çiftçisi ile aynı ürünü eken AB çiftçisi arasında altı kat gelir farkı olduğunu araştırmalarla ortaya koyuyor. AB çiftçisi bir ton buğdayı 295.7 YTL'ye satarken, Türk çiftçisi Doğrudan Gelir Desteği (DGD) ile ürünün tonundan 453 YTL kazanıyor. Ancak Türk çiftçisinin verim kaybı ve arazilerinin küçüklüğü nedeniyle ortalama işletme büyüklüğüne sahip AB'li bir buğday çiftçisi 34 bin YTL kazanırken, Türkiye ortalamasında bu rakam 5 bin 500 YTL'ye kadar geriliyor.


 
Fakirlik sınırında su zenginliği

En az tarım konusu kadar kafalarımızda yer etmiş bir diğer övünç kaynağımız da su. Tatlı suyun, yeryüzünde yaşamın sürekliliği için en temel gereksinim olduğu biliniyor. Yeryüzünün yüzde 70'i suyla kaplı olmasına karşın bunun yüzde 97'si deniz suyu. Yüzde ikisi de kutuplarda buzul halinde. Sonuç olarak, tüm dünyada içilebilir su miktarı var olan kaynakların yalnızca yüzde biri. Bu kaynaklar; artan dünya nüfusu, kalkınma ve yatırım kararları nedeniyle giderek tükeniyor. Su için tehlike çanları çalıyor. Küresel ısınma, bilinçsiz kullanım, aşırı nüfus artışı nedeniyle su sorunu her geçen gün daha da büyüyerek krize dönüşüyor. Bugün bir milyarı aşkın insan temiz içme ve kullanım suyundan yoksun. Her yıl yaklaşık beş milyon insan kirli sudan kaynaklanan hastalıklara yenik düşüyor. 2025 yılında ise dünya nüfusunun üçte biri şiddetli derecede su sıkıntısı yaşayacak.

Bu vahim tablo karşısında biz denizlerimize, ırmaklarımıza ve göllerimize güveniyoruz. Ama Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) verilerine göre Türkiye, şu anda bile kişi başına düşen yıllık bin 430 metreküp su miktarıyla dünya ortalamasının çok altında. Su varlığına göre ülkeler sınıflandırıldığında; yılda kişi başına düşen ortalama kullanılabilir su miktarı bin metreküpten az olan ülkeler "su fakiri", iki bin metreküpten az olan ülkeler "su azlığı", sekiz binin üzerinde olan ülkeler ise "su zengini" olarak kabul ediliyor. Yani Türkiye su fakiri olma sınırında!

Uzmanlara göre 2030 yılında bu miktar bin 100 metreküp seviyesine düşecek. Ayrıca 2025 yılında Türkiye'deki yağış miktarı yüzde 25 azalacak. Öte yandan 2003 yılında 4.3 milyar metreküp olan sanayide kullanılan su miktarı ise 22 milyar metreküpe çıkacak. Türkiye son yıllarda Amik Gölü, Avlan Gölü, Beyşehir Gölü, Kestel, Gavur, Yarma, Aynaz, Hotamış ve Eşmekaya sazlıklarını tamamen kaybetti. Tuz Gölü, Akşehir - Eber gölleri, Ereğli Sazlığı, Bafa Gölü, Eğirdir Gölü, Kulu Gölü, Sultan Sazlığı ise giderek kuruyor ve kirleniyor. Yani zaten az kalan sularımız da tükenmek üzere!

Nüfus yapısını etkileyen, yani demografik değişime yol açan en önemli etken nüfusun yaşlanması. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu'nun (UNPF) tahminlerine göre, dünya nüfusunun 2000 yılında 26,8 olan ortalama yaşı 2050 yılında 10 yaşlık bir artışla 36,8'e yükselecek. Nüfusun yaşlanmasının iki nedeni var: Ölüm ve doğurganlık oranlarındaki keskin düşüş.


 
İşsiz ama gururlu genç nüfus

Türkiye'de nüfus artış hızı son yıllarda azalıyor. Dünyadaki yaşlanma trendinin Avrupa'daki kadar olmasa da Türkiye'de de görülmeye başladığı söylenebilir. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü'nün gerçekleştirdiği Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması'na göre 1970'li yıllarda toplam nüfus içinde yalnızca yüzde ikilik yer tutan yaşlılar, günümüzde yüzde altıya çıkmış durumda. 65 yaş ve üzeri nüfus, 2025'te yüzde dokuza, 2050'de ise yüzde 17.6'ya ulaşacak.

Buna göre 2000 verilerine göre beş milyon 405 bin civarında olan 65 yaş ve üzeri nüfus, 2025'te yedi milyon 920 bine, 2050'de de 16 milyon 982 bin kişiye çıkacak. Bu anlamda "demografik geçiş süreci" yaşayan Türkiye'nin yakın zamanda, övünebileceği dinamik genç nüfusu ve işgücü kalmayacak.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından bu yılın başında kamuoyuna açıklanan yıllık "Küresel İstihdam Eğilimleri 2007" raporuna göre, tüm dünyadaki işsiz sayısı, 2006 yılında 195.2 milyonla tarihteki en yüksek düzeyine ulaştı. İşsizliğin en ağır etkilediği kesimi 15-24 yaş arası gençler oluşturuyor. 86.3 milyona ulaşan genç işsizler, 2006 yılında dünyadaki toplam işsizlerin yüzde 44'ünü oluşturuyor. Türkiye'deki genç nüfus, toplam işgücünün yüzde 18'i. İşsizlik oranı ise yüzde 17.5.

Dinamik ve genç bir nüfusa sürekli sahip olacağımızı düşünüyoruz ama aslında bu bir yanılsama. Hem mevcut genç nüfus için yeteri kadar iş yaratamıyoruz ve onları işgücüne katamıyoruz hem de yaşlanma trendini görmezden geliyoruz. Hala genç nüfusumuzun bir avantaj olduğunu söylemekten çekinmiyoruz.


 
Beklenen patlama gerçekleşemiyor

Türkiye'de rekabet gücü en yüksek sektörlerin başında turizm geliyor. Doğal iklimi, bulunduğu coğrafya ve tarihi zenginliği Türkiye'nin en büyük sermayesi olarak algılanıyor. Çocuklar bu algıyla büyüyor. Ancak gerçekler bu algıyla paralel gitmiyor.

Birkaç istatistik Türkiye'nin nasıl ve ne kadar turizm cenneti olduğunu gözler önüne serebilir. Paris'in simgesi Eyfel Kulesi bile İstanbul'un üç katı turist çekiyor. Paris Turizm Bürosu şehri tanıtmak için yılda 120 milyon Euro'luk bütçe ayırırken, İstanbul bu amaç doğrultusunda bir milyon Dolar ayıramıyor.

Paris yılda 45 milyon, Londra 28 milyon turist çekiyor. Toplam nüfusu 1.7 milyon olan Kopenhag yılda iki milyon turist alıp iki milyar Dolar'lık gelire ulaşıyor. İstanbul'u ziyaret eden yabancı turist sayısı ise iki milyon 700 bin civarında. İngiltere'ye giden 28 milyon turistin 13.5 milyonu Londra'yı ziyaret ediyor. Macaristan'a 20 milyonu günübirlik olmak üzere yılda 35 milyon kişi gidiyor. Bunların 20 milyonu Budapeşte'ye uğruyor.

Türkiye'nin dünya turizm pastasından aldığı pay yaklaşık yüzde iki. En büyük pay yüzde 12 ile ABD'nin. Bunu yüzde sekiz ile İspanya, yüzde yedi ile Fransa, yüzde altı ile İtalya izliyor. Türkiye, özellikle 2000 sonrası dönemde çok hızlı bir tırmanışta. Ancak, rakip destinasyonlardan çok daha fazlasına sahip olmasına karşın hala hak ettiği gelire ulaşabilmiş değil. En önemli neden, turist sayısı fazla olsa bile bıraktığı gelirin az olması. Çünkü Türkiye sahillerindeki oteller yabancı turiste kapılarını neredeyse ücretsiz açıyor. Bu yıl yabancı turist, Türkiye'de günlük 10-17 Dolar'a her şey dahil tatil yapabiliyor. Dolayısıyla, dilimize pelesenk olan "turizm cenneti" yakıştırmasının başına "potansiyel" sıfatını da eklemek gerekiyor.