Yönetim: Mehmet Ali Berkman
Sanat: Ergün Gündüz
Teknoloji: Zaman Yolculugu
Edebiyat: Inci Aral
Fotograf: Ali Kabas





Özellikle son iki kitabında, birey ve toplumdan hareketle Türkiye'nin rotasını sorgulayan İnci Aral, bir önceki kitabı Mor'da "nereden geliyoruz" sorusunun yanıtını arıyordu. Ufkunu kaybetmiş, kaygılarla boğulan gençleri anlattığı yeni kitabı Safran Sarı'da ise "nereye gidiyoruz?" diye soruyor.

İnci Aral edebiyatının 30. yılı. Kadın-erkek ilişkileri, sevgi, kadın kimliği, özgürlük ve insan ilişkilerini sorgulayarak, çoğu kez gözden kaçan ya da görmezden gelinen noktalarda gezinerek geçen ve bugünlere, yarınlara uzanan bir 30 yıl... Ne var ki, bu sürecin son birkaç yılı yazar tarafından sanki "memleket meseleleri"ne vakfedildi. Bir önceki kitabı Mor ile ülkenin son 40 yılını bir yazar duyarlılığıyla, kendi penceresinden aktardı. Son kitabı Safran Sarı'da da sorgulamalar sürdü: Bir tarafta para, zevk, renkli hayatlar, öte tarafta paslanan değerler, tatminsizlik, sömürü ve yozlaşan cinsellik. Eğer Mor, "nereden geliyoruz"un sorgulamasıysa, Safran Sarı da bir yönüyle "nereye gidiyoruz"un karşılığı. Neyse... Ahkamı uzatmadan bu konuları İnci Aral'la açalım.


 
Vs.: Son romanınızı "geleceksizlik" üzerine kurdunuz. Daha doğrusu Yeni Yalan Zamanlar ve Mor'un ardından gelen Safran Sarı'yı bu diğer ikisiyle bir üçleme olarak bütünlediniz. Sahiden geleceksiz miyiz?

Geleceği yok saymak mümkün değil. Önemli olan sözcüğün olumlu beklentileri çağrıştıran yönüdür. Geleceği tam olarak bilemeyiz ancak yine de var olan durum ve gidiş yollarından hareketle somut tahminler ve çıkarsamalar yapabiliriz. Gerçekte, gelecekle ilgili hayallere sahip olmak ya da kaygılar duymak en temel insanlık hallerinden biridir. Ben Safran Sarı'da gelecek perspektifini kaybetmiş, önünü göremeyen, hayal kuramayan kaygılı gençleri anlatıyorum. Toplum olarak gelecek umudumuzu nasıl ve neden kaybettiğimizi sorguluyorum. Bu bir uyarı. Çünkü olumsuzluğun yenilmesi için varlığının farkına varılması gerekir. Biri size çok değerli bir şeyinizin çalınacağını söylerse onu korumak için titizlik gösterirsiniz, değil mi?

Vs.: Mor'da da Türkiye'nin son 40 yılını içeren bir çerçeve çizmiştiniz. Bu süreçte yaşanan değişimi, bir geriye gidiş, yozlaşma olarak yorumladığınızı algılıyoruz. Dünyadaki değişim süreçleri daha mı farklıydı? Yalnızca biz mi batıyoruz?

Berlin duvarının yıkılmasıyla tek kutuplu bir dünya ve küresel sermayenin yönettiği yeni bir dünya düzeni ortaya çıktı. Bu naylon sistem; yüzeysel, tek tip, bol tüketebilmesi için ölesiye çalıştırılan bir insan tipi üretti. Okumayan, düşünmeyen, sorgulamayan bu gençler yalnız bizde değil, bütün dünyada büyük bir mutsuzlar ordusu oluşturuyor.


 
Vs.: Safran Sarı'daki Volkan gibi...

Evet, Volkan gibi. Geleceğe inancını büsbütün kaybedip, yalnızca anı kutsayan Melike gibi kaygılı hedonistler ya da Eylem gibi, kendi bedenlerini metalaştırmayı gönüllü olarak kabullenenler de...

Vs.: Gerçi hep yazıyorsunuz ama, edebî olmayan bir dille, yani ağzınızdan duymak istiyorum: Aslında değişen ne?

İçimiz boşaltılıyor. Değer, değersizlik kavramları ters yüz ediliyor, bireycilik ve bencillik yüceltiliyor ama insanlar bir örnek olmaya zorlanıyor. Bireyi ruhen özgür kılacak derin, anlamlı yaşama biçim ve felsefeleriyle kişisel seçimler, geri kalmışlıkla, modası geçmişlikle tanımlanıyor. Aşk bile gecelik "ilişkisizlik"ler boyutuna indirgenmekte. Sistem bütün silahlarıyla genç insanları sığlaşmaya zorluyor.


 
Vs.: Bu bana "topluca hayallerimizi kaybettik" sözünüzü hatırlattı. Sahi, hayaller kaybolunca geriye ne kalır?

Hayaller de sığlaştı, anlamsızlaştı. Nasıl, neleri hayal etmemiz gerektiği de söyleniyor bize artık. Bol para, güzel kadınlar –ya da zengin erkekler- muhteşem malikaneler, yatlar, arabalar... Bunların mutlu olmaya yetmediği anlaşıldığı zaman da çaresi var tabii. Ferrari'ni satar huzura kavuşursun!

Vs.: Yaşanan kötü olayları belleğimizin arkasına atarsak, AB yolunda bir Türkiye, değişen yasalar, demokratik bazı gelişmeler var... Bu tabloda kadını görüyor musunuz?

Türkiye'nin AB süreci çok uzun olacak. Buna bel bağlamaktan yana değilim. "Muasır medeniyet" saydığımız kimileri, mazlum halkları boğazlıyor, oluk oluk kan akıtıyorlarsa onlara özenmek yerine kınamalıyız. Türkiye, ulusal bilinç, bağımsızlık ruhu, gelişmiş bir demokrasi ve siyaset anlayışı içinde pek çok şey başarabilir ve Ortadoğu'nun cazibe ve denge merkezi olabilir. Bu tabloda kadınlarımız da üstlerine düşeni yapacaklardır ki kadınlar olmadan hiçbir şey olmaz.


 
Vs.: Aşk üzerine çok şey yazdınız. Sevginin Eşsiz Kışı'nda aşkın bir hırpalanma, savrulup dağılma olduğunu söylüyordunuz. Ve bu hırpalanma sonunda da aşkın uysallaştığını... Aşkın da geleceği olmadığını söylüyorsunuz şimdi...

Bir tehlikeye değiniyorum. Her ne kadar aşık olduğumuz süreçte hırpalansak, savrulup dağılsak da kendi kendimizden kurtulmanın böylesi bizi biraz daha insan kılar. Öte yandan, bir gelecek umudu olmadan aşkı yaşamak olanaksız, hatta öldürücüdür. Aşk iki kişilik bir devrim, yepyeni bir dünya kurma eylemi, dünyayı güzelleştirmek için engelleri ortadan kaldırıp tutkuyla sevgiliye ulaşma çabasıdır. Hayalleri çalınmış, paraya pula indirgenmiş, gelecek hedefi kalmamış biri için öncelikli bir insani eylem ve incelik olmaktan çıkar. Sıradan tensel zevk arayışı içinde trajik bir yalnızlaşmaya sürükler kişiyi.

Vs.: 1977 yılında başlayan bir yazın hayatı... İlk kitap 1979, İnci Aral deyince akla gelen "Ağda Zamanı"... Ve bugün, 30. yılda "Safran Sarı." Ağda Zamanı yıllarında, 2000'li yıllar için kadın tahayyülünüz neydi? Bugün bir hayal kırıklığı mı sizin için?

Ben kadınları, yazarlık vicdanı, adalet duygusu ve haksızlığa karşı durma duygusuyla anlattım. Ama hiçbir zaman kadın kimliğini önde tutmadım. Kadınlar kadar erkekleri de anlamaya ve anlatmaya çalıştım. Bir yazarın işi insan hallerini anlatmaktır. Ezileni, haksızlığa uğrayanı, hor görülüp şiddete maruz kalanı savunmaksa kişisel bir seçimdir. Bu toplumun kadınlarının büyük çoğunluğu beni hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmadı ama erkekler ve çirkin erkek siyasetleri çok uğrattı. Toplumsal kadın kavrayışlarımız, gelenek görenek ve kısıtlayıcı uygulamalar yıkılıp geçersizleştikçe kadınlarımız daha özgür, bilinçli ve özverili bir biçimde hem siyasette hem de gelişme ve değişim projeleri içindeki yerlerini alacaklar ve çok daha güzel bir dünya yaratabilmek için el ele vereceklerdir.