Güner Sarioglu
Kadinlar


bakışlar...

Güner Sarıoğlu

Güner Sarıoğlu, karelerde duyguları yakalayan bir fotoğraf ustası. Günlük yaşamda yüzümüzdeki maskelerden sıyrıldığımız anların peşinde koştuğunu söylüyor. Saniyeden daha kısa bir zaman dilimine sığan korku, mutluluk, umut, hüzün onun karelerinde ölümsüzleşiyor.

Güner Sarıoğlu, kuruluş yıllarından başlayarak 10 yıl boyunca TRT'de yönetmen, yapımcı ve yönetici olarak çalıştı. Çeşitli eğitim kurumlarında film ve televizyon programı yapım ve yönetimi konularında dersler verdi. Haber filmleri ve belgesel filmler hazırladı. Hayatının her döneminde fotoğraf sanatıyla da yakından ilgilenen Sarıoğlu'nun üçüncü kişisel sergisi "Duruşlar, Bakışlar" insan duruşlarında ve bakışlarında görünenin ötesindeki anlamı yakalamak, dışa vurulmayan, özenle saklanan gerçek kimliklerle ilgili ipuçlarını aramak, bulmak ve yansıtmak çabasının ürünleri. Tüm geliri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin "Baba beni okula gönder" kampanyasına bağışlanan sergiden beklenen gelirin elde edilememiş olması Sarıoğlu'nu en çok üzen konulardan biri. Sarıoğlu bakışların ve duruşların gizlediklerimizi, saklamaya çalıştıklarımızı ortaya çıkardığını, en saf halimizi gösterdiğini söylüyor.

 

Vs.: "Duruşlar, Bakışlar" projesinin öyküsünü anlatabilir misiniz?

Hem belgesel film yapımcısı hem de eğitmen olarak görüntüde çerçeve benim için en önemli unsurlardan biri oldu. Çerçeve içerisindeki öykülerimi insan doğası ve duygularıyla anlatmayı amaçladım. Bu eğilim beni portre çekmeye yönlendirdi. Doğrudan doğruya insan tavırları, davranışları ve bakışlarıyla konuyu anlatmak isterim. Gerçekten insan malzemesinin çok şey anlattığını, duygu ve davranışların çok şey içerdiğini hissediyorum. Fotoğraf çekmeye başladıktan sonra bu konsept kendiliğinden ortaya çıktı. İnsanların duruşlarıyla, bakışlarıyla bizden sakladıklarını görmek ve başkalarına göstermek istediğim için bu konu oluştu. Çektiğim fotoğrafların hepsini bir araya getirdiğim zaman konu kendini tanımladı. "Şu adamın duruşunu ya da bu kadının bakışını çekeyim" diye bir kaygım olmadı. İçimden geldiği gibi çektim.

Vs.: Çektiğiniz kareler arasında sizi en çok hangisi etkiledi?

Her fotoğrafta ayrı bir duygu yoğunluğu yaşıyorum. Bu duygu yoğunluğuyla fotoğraf karesini bütünleştiriyorum. Ardından gelen çalışma süreci, iyi ya da kötü sonuç almak gibi ayrıntılar da önemli. Ancak çektiğim bütün fotoğraflar için acımasız bir seçme ve eleme süreci öngörüyorum. Bu konuda kendime karşı katıyım. Beğenmediğim bir fotoğraf olursa kesinlikle kullanmam. Bütün fotoğrafların benim için bir değeri var. Sergilediğim, kendimi ifade etmek istediğim bütün fotoğraflarda aynı şey var. O yüzden, "Onu daha çok beğendim, şunu daha az beğendim" demem mümkün değil.

 

Vs.: Fotoğrafları çekerken özellikle ön plana çıkardığınız ya da yakalamaya çabaladığınız bir duygu oldu mu?

Bir zamanı yakalamak ve kapsamak, yani fotoğrafı oluşturmak o zaman içinde fotoğrafa konu olan kişiyle aramızdaki iletişim ve duygu paylaşımıyla mümkün. Bir uzlaşma yoksa zaten fotoğraf yeteri kadar değerli olmaz. Sonuç olarak fotoğrafı iki kişi belirliyor. Fotoğraf makinesinin arkasındaki ve önündeki kişi. Belki de asıl önemli olan mekanik bir eylem değil. O kişiyle iletişim kurmak ve duygu yoğunluğunu yakalamaktır asıl önemli olan. İnsanlar maskeleriyle dolaşıyor. Maskelerin ardında kendini gizliyor. Burada esas amaç iç dünyasını ve maskelerinden arındırılmış duygusunu, duruşunu yakalayabilmek. Bu yüzden yakalamaya çabaladığım özel bir duygu yok. Bir şeyleri çıkarmak için uğraşmadım, müdahale etmedim. Hiçbiri kurgulanmış fotoğraf değil. Fotoğrafını çekmek istediğim kimi kişilerle her zaman, her yerde karşılaşmak ve onların fotoğrafını çekecek ortamı ve olanakları yakalamak her an mümkün olmayabilir. O sıcaklığı ve duyguyu bende uyandıran insanlarla bir araya gelmenin yollarını arıyorum. Onların bu konuda bir istekleri, eğilimleri varsa açığa çıkarıyorum. Birkaç saatlik çalışmada tamamen doğal ortamlarda bir uzlaşmayla birbirimizi daha yakından tanıdığımız bir süreç yaşıyoruz. Belki bu süreçte insanlar ruj ve maskelerinden arındırılıyor, kendileri olmaya yöneliyor. Birkaç saat içinde çekilen ilk karelerden bence çok az iyi fotoğraf çıkıyor. Ama daha sonraki karelerde teslim olmayla birlikte çok güzel sonuçlar elde edilebiliyor. Fotoğraflarda doğal ışığı kullanmayı tercih ediyorum. Işık ya da flaştan mümkün olduğunca kaçınıyorum. Film yaptığım dönemlerde de buna özen gösterirdim. Çünkü ışıkları yakıp her tarafı aydınlatmak görüntüdeki dokuyu, derinliği yok edebilir. Fotoğraflarımda doku ve derinliğe çok özen gösteririm.

Vs.: "Duruşlar, Bakışlar" sergisi "Baba beni okula gönder" kampanyasına da destek verdi...

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin "Baba beni okula gönder" kampanyasına bir ölçüde katkı sağlayabileceğimi düşünerek, Türkan Saylan ile bağlantıya geçtim ve onlar da bana destek oldular. Her fotoğrafın satışından elde edilen net parayı bu kampanyaya verecektim. Ancak tüm sergi boyunca ne yazık ki yalnızca bir adet fotoğraf satıldı. Bu benim başarısızlığım mı yoksa insanların fotoğrafa ilgisizliği mi bilemiyorum. Satılan fotoğrafın yanına bir tane de kendim koyup Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ne ileteceğim.

 

Vs.: Bir fotoğrafın maliyet ve bedelinin ne olduğunu sorsak?

Fotoğrafın ön aşamalarını bir kenara bırakacak olursak, filmin laboratuvara girip baskı olarak çıkması ve bunun çerçevelenip sergiye hazırlanmasının maliyeti aşağı yukarı 200 YTL'den az değil. Sergi salonları da sergilenecek fotoğrafların satışından belli bir pay alır. Bu konuda Fotoğrafevi, sergiden alacağı payı çok az tutarak bana büyük destek gösterdi. Her fotoğrafın satış rakamı 500 YTL'ydi. Gelirin tümünü "Baba beni okula gönder" projesine vermeyi amaçladım. Çünkü benim fotoğrafımın bir kişi tarafından beğenilip alınması, edinilmesi gerçekten en önemli amaç. Çok büyük bir mutluluk. Yoksa "Şu kadara mal oldu, şu kadar kar elde ettim" gibi bir hesap olamaz. Zaten sanatın hiçbir alanında böyle bir hesap olamaz. Bu ticaret değil. O yüzden sanatçının maddi beklentisi olmaz. Tek amaç, zaten ilişki içinde olduğum Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin projesine fotoğraflarla katkı sağlamaktı. Bir fotoğrafı alacak olan kişinin de rakamsal olarak alınabilirlik ölçeğini dikkate alacağını sanmıyorum. Fotoğrafı edinmek isteyen birinin "Maliyeti nedir?" diye düşünmesini de gereksiz buluyorum. Satan kişinin de "Bunun maliyeti budur, o zaman şu kadara satmak lazım" demesi doğru değil. Böyle bir fotoğrafa sahip olunmasıyla, bunun satılması arasındaki dengenin 500 YTL ölçeğinde olduğunu düşünüyorum. Eğer çok isteyen olursa armağan da ederim.

Vs.: Fotoğraflarını çektiğiniz insanlardan ne gibi tepkiler alıyorsunuz?

Kimi zaman habersiz çekmek gerekiyor. Çünkü farkında olmadan doğal haliyle bir görüntü veriyor. O doğallığı bozmamak gerekir. Ama fotoğraflarını çektikten sonra konuşuruz ya da selamlaşırız. Şimdiye kadar olumsuz tepki veren olmadı. Bazen ilk anda şaşıranlar oluyor, ama sonra herhangi bir sakınca olmayacağını anlayınca mutlu oluyorlar. İnsanlarla doğru ilişkiler kurunca fotoğraf çekmek konusunda bir sıkıntı yaşamazsınız. Bazen insanlar kendileri de fotoğraflarının çekilmesini talep ederler. Bir arkadaşımın hoş bir kızı var. O da fotoğraflarının çekilmesini istedi. Fotoğraf açısından da çok güzel bir yüzü var. Tabii güzel bir kız her zaman fotoğraflarının olmasını, güzelliğinin, dinginliğinin, gençliğinin saklanmasını ister. Kim istemez ki?

 

Vs.: Güzellik fotoğrafa fazladan bir şey kazandırır mı?

Eğer fotoğrafın oluşturacağı duyguyu tetikleyecek nedenler varsa katar. Yoksa yalnızca güzel olması yetmez. Fotoğraf açısından aynı zamanda işlevsel olması ve gereklilik içermesi gerekir. O zaman fotoğrafa bir yararı olur.

Vs.: Dijitale geçişin fotoğraf sanatına ne gibi etkileri oldu?

Artık maliyetler çok daha düşük ve çok büyük zaman kazandırıyor. Çektiğiniz kareleri anında görüp bir an önce değerlendirerek dizin halinde oluşturabiliyorsunuz. Filmde ise son aşamaya ulaşabilmek için uzun bir laboratuar sürecine ihtiyaç duyuluyor. Ancak filmin kalitesi açısından yine de çoğu zaman dijital yerine film çekmeyi tercih ediyorum.