Süreyya Ciliv
Emrah Yücel
Ahmet Ümit
Kerem Görsev
Ali Saydam
Erol Bilecik


'herkesin içinde bir katil var'

Türkiye'de polisiye roman deyince akla gelen ilk isim Ahmet Ümit. Kitapları yılda ortalama 100 bin satıyor ve yalnızca kitaplardan kazandığı parayla geçiniyor. Ümit'e göre dünyada daha çok kadınlar polisiye okuyor, çünkü kadınlar ayrıntıların peşinde...

Ahmet Ümit ilk öyküsünü 1983'te yazmış. İlk kitabı ise 1989'da yayınlanan "Sokağın Zulası" adlı şiir kitabı. 1992'de ilk öykü kitabı "Çıplak Ayaklıydı Gece" ile "Ferit Oğuz Bayır Düşün ve Sanat Ödülü"nü alan Ümit, 16 yıla "Sis ve Gece", "Kar Kokusu", "Patasana", "Agahta'nın Anahtarı", "Bir Ses Böler Geceyi", "Kukla", "Şeytan Ayrıntıda Gizlidir", "Beyoğlu Rapsodisi" gibi 13 kitap sığdırdı. Türkiye'de polisiye roman alanında akla gelen ilk isim olan Ümit'in "Masal Masal İçinde" adlı bir masal kitabı da bulunuyor. Şiir, öykü, masal, roman gibi pek çok alanda eser veren Ümit, "Çünkü ben bir yazarım, yaratıcıyım. Asıl önemli olan yaptığım iş, yazdığım ürünler. İleride felsefe romanı da yazabilirim" diyor.

Süryanileri konu alan yeni bir roman hazırlığı içerisinde olan Ümit'le Türkiye'de gün geçtikçe artan şiddet eğilimi, suçlu psikolojisi ve yeni projeleri hakkında konuştuk.

 

Vs.: Polisiyeye ilginiz nasıl başladı?

12 Eylül döneminde siyasi polis politika yapan herkesi suçlu olarak görüyordu. Biz de o dönemde politikayla uğraşıyorduk ve yakalanmamak için polis gibi düşünüyorduk. Böyle bir durumda polisten daha iyi düşünmek zorundasınız. Bunlarla yaşadım ve bunlar bittiği zaman yazar olmaya başlamıştım. "Politikadan sıkıldım. Yazar olacağım" dedim ve yazmaya başladığım an polisiye roman kendiliğinden ortaya çıktı. Yazarların üslubunu belirleyen şey onların kişisel tarihidir. Benim kişisel tarihimde de çiçek böcek değil, kaçmaca kovalamaca, kan revan olduğu için polisiye roman çıktı ortaya.

Vs.: Polisiye roman alanında Türkiye'de çok fazla yazar olmamasının nedenleri nelerdir?

Türkiye'de romanın tarihi 200 yılı geçmiyor. Bunlar batıdan gelen şeyler. Polisiyenin batıdaki tarihine baktığımızda Avrupa'da kabul gördüğü tarihler 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki yıllar. Dolayısıyla bizde de ancak şimdilerde kabul görmeye başlıyor. Polisiye roman eskiden Avrupa'da olduğu gibi bizde de küçümseniyordu. Benim yazdıklarımla beraber birtakım şeyler değişmeye başladı. Artık birçok insan polisiye roman yazmaya başladı, insanlar polisiye romanın iyi olduğunu anlamaya başladı. Çünkü polisiye yalnızca suçu anlatan bir tür değil. Suçu anlattığı gibi öteki romanın bütün öğelerini ve verilerini de içinde barındırır. İnsan benliğini ve psikolojisini anlatır, açıklar. Ayrıca polisiye roman suçu anlattığı için insan benliğini daha iyi anlatabilir. Çünkü hepimizin yüzünde bir maske var. Maskeyle konuşuyoruz, davranışlarımızda rolleri yerine getiriyoruz. İnsanın ikili benliğinden söz etmek mümkün. Bir yanımız hayvan olan benliğimiz, çünkü evrim sonucu geliyoruz. Öte yandan toplumsal yaşayış nedeniyle insan doğasını yarattık. Yani mağaradayken yerleşik alana geçtik, alet kullandık, köyler şehirler kurduk ve doğamızı yarattık. Tabii bu doğamız iyi mi, onu da bilmiyorum. Baktığım zaman çok başarılı göremiyorum. Bu şekilde bizlerin hayvan doğası ve insan doğası bulunuyor. İnsan doğasında maskelerle ve rollerle davranıyoruz. Bir yere gittiğimizde "kibar olmak lazım" diyoruz. Belki gıcık kapıyoruz, ama söyleyemiyoruz. Oysa maymun hoşlanmayınca homurdanıyor. Ancak suç ya da kriz anlarında maskemiz düşüyor. Cesur, korkak, akıllı, soğukkanlı her şey ortaya çıkıyor. Dolayısıyla yazar olarak bir insanı anlatırken, bir karakteri yaratırken bu bana büyük avantajlar sağlıyor.

 

Vs.: Katillerin belli bir görünüşü olabilir mi?

Hayır, belli bir format yok. Seri katillerden, profesyonellerden söz etmiyorsak her insan katil olma özelliğini potansiyel olarak içinde taşır. Türkiye'de ve dünyada hastanede yatanlara bakarsak çoğu normal insanlardır. Psikopatlar ya da akıl hastaları çok az. Normal, bizim gibi insanlar. Çünkü ince bir sınır var. O sınırı geçtiğiniz zaman katil olabilirsiniz. Yani kendi kendinize sorduğunuzda öldürmeyi düşündüğünüz pek çok insan bulunur. Öldürme duygusu içimizde, derinlerde, genlerimizde var. Evrim sürecinde yavaş yavaş bundan kurtulmaya çalışmışız, ama şimdi daha kötü bir noktaya gelmişiz. Çünkü artık tek tek öldürmüyoruz, savaşlarda toplu halde öldürüyoruz. Bombalamalarla toplu katliamlar gerçekleştiriliyor. Bunun tabii ideolojik, dini, politik, ekonomik nedenleri olabilir. Bence içimizde bir katil bulunur. İşte sorun bunun farkına varmak. Tabii illa ki katilin yüzüne bu özelliğin yansıması gerekmiyor. Bazıları beyinlerinde bulunan bir arıza nedeniyle seri katil oluyor. Onlar başka bir konu. Sonuçta herkes katil olabilir.

Vs.: Sözünü ettiğiniz sınırın aşılmasında neler etkili olur?

Bu konuda iki teori var. Bir tanesi bizim içimizde bir katil olduğuna yönelik, "katil doğarız" anlayışı. Diğeri ise çevre koşulları. Sınırı geçmemizi belirleyen unsur olarak bence çevre baskısı daha etkili. İşsiz kalmamız, psikolojik olarak sıkışık bir durumda yaşamamız, sorunların çok olması gibi nedenler normal düşünememe durumuna getirebilir ve o noktada patlayabiliriz. Ya da bir takım gelenek göreneklerin etkisiyle meyil edebiliriz. Aldatılan bir adam belki eşini öldürmeyecek, ama toplum içine çıkamayacağını düşünerek öldürmek zorunda hissediyor. Ama bazı insanların kanı daha hızlı akar, kendilerini çabuk kaybederler. Bu insanlarda suç işleme oranı ya da cinayet işleme oranı daha yüksek olabilir. Fakat her şeye karşın insanlar aç kalmasalar, eğitimli olsalar, iyi hayat sürseler, istedikleri şeyleri elde edebilseler genellikle suç oranlarının azalacağına inanırım. Ama tümüyle bitmez. Zaten suçun bittiği bir dünyayı düşünemiyorum. Bitse sıkıcı bir dünya olur. İnsan suç işlemeden yaşayamaz. Suç işlemeli ama öldürmemeli, keşke öldürmese. Suç olmadan insan insan olamaz.

 

Vs.: Neden?

Çünkü suçu koyanlar eski toplumlar. Suç nedir ki? Belli değil. İran'da suç olan Türkiye'de değil, Türkiye'de suç olan Yunanistan'da değil. 100 yıl önce Atatürk suçluydu, şimdi ise kahramanımız. Suç değişken ve belirsiz bir şey. Fiilleri suç sayanlar yaşlı insanlar. Genç insanlar yaşlı insanlardan daha gelişmiş durumda. Dolayısıyla yaşlı insanların koyduğu suçlarla kendimizi sınırlamamız yanlış olur. Kendi suçlarımızı belirleyelim, ama öldürmeyelim, büyük zararlar vermeyelim.

Vs.: Polisiye romana yeterince ilgi olmadığı halde diziler çok büyük ilgi görüyor. Nedenleri nelerdir?

Türkiye'de polisiye romanların yazılmasıyla bu ilgi arasında bir bağlantı var. Polisiye romanlar için suç işleyenin kendisini gizleyebileceği gizemli suçlar olması lazım. Fakat bizim kültürümüzde böyle bir şey yok, çünkü feodal bir kültüre sahibiz. Her ne kadar medeni kanunu almış olsak dahi hala feodal kültür var. Kısasa kısas geçerli. "Sen bana zarar veriyorsan ben de sana veririm." Adamın tarlası gasp edilmişse adam gidiyor, öldürüyor ve bunun sonucunda da kan davası başlıyor. Burada polisiyeyi ilgilendiren fazla bir durum yok. Her şey açık. Adamın namusu çiğnenmiş. Adam herkesin gözü önünde cinayet işliyor ki insanlar, "Mehmet Bey ne kadar yiğit bir adam, namusunu temizledi" desinler. Adam gizlemek yerine göstermek durumunda. "Öldürdüm, namusumu da temizledim" demek zorunda ki toplum içinde yaşayabilsin. Bu feodal kültürün getirdiği bir şey. Mafya dizileri de binbir zekaya dayanan polisiye metinler değil. Bunlar silahın, delikanlılığın, öldürmenin abartıldığı, övüldüğü feodal kültürü devam ettiren şeyler. Bunlar tabii çok zararlı ve ahlaksızca şeyler. Geri bir toplumun feodal ve yanlış duygularıyla, "Sen erkeksin öldürürsün, sen erkeksin çalarsın, sen güce dayanarak bunları yaparsın!" sözleriyle insanın hayvan tarafına dönüşünü tetikleyen, öneren diziler. Dolayısıyla edebiyat daha üst seviyede kaldığı için sevgili halkımız edebiyata yönelmek yerine içindeki hayvani duygulara cevap veren bu tarz dizileri izlemeyi tercih ediyor.

 

Vs.: Cinayette ahlak ya da estetikten söz etmek mümkün mü?

Kutsal kitaplara baktığımızda hepsinde temel yasa "öldürmeyeceksin" olarak konulmuş. Ancak öyle istisnalar var ki, insan öldürmekte haklı olabilir. Hırsız adamın evine girmiş, karısına tecavüz etmiş, kızını öldürmüş, o sırada adam içeri girmiş ve çekip öldürmüş. Böyle bir durumda "öldürmeyeceksin" demek o kadar kolay değil. Aslında yine öldürmemesi gerekir. Çünkü öldürünce onun gibi katil oluyor ve aynı tarafa geçiyor. Böyle bir durumda cinayetin ahlakı tartışılabilir. Cinayetin estetiğine gelince... Buna Thomas de Quincey'den bir örnek vermek istiyorum. Bir gece karanlıkta yolda yürüyorsunuz ve bir anda bir ses duyuyorsunuz, insanlar toplanmış. Dönüp baktığınızda ahşap bir binanın yandığını ve kocaman bir yangın çıktığını görüyorsunuz. Üzücü bir olay, ancak aynı zamanda yangından çıkan kırmızı, sarı, mavi alevler gökyüzünün siyahlığında muhteşem bir manzara oluşturuyor. Böyle estetik bir tarafı da var. Türkiye'de değil ama dünyada polisiye romanın çok okunmasının nedenlerinden birisi insanların riske girmeden gerilim yaşamayı sevmeleri. Polisiye filmleri, gerilim filmleri ve korku filmlerini sevme nedenimiz bu. "Biz ölmeyelim, böyle bir tehlike olmasın, fakat izleyelim." Katilin nasıl öldürdüğünü, kurbanın nasıl öldüğünü izlemeyi istiyoruz. İnsanlar bundan zevk alıyor. Bu deneyimi yaşamak istiyor. Ama damla kanı akmıyor. Polisiye filmlerin ve polisiye romanların dayandığı estetik ve ahlaki temel bunların üzerinde yükselir.


 
sonraki sayfa